ANA SAYFA
  YAZARLAR
Alper EĞMİR
İffet AYMAZ
Sebahattin TEZEL
Feride KAHLER
Oktay TEKCAN
YORUM / KRİTİK
Hatt-ı Müdafaa
Film Yazıları
62'den Tavşan Yapmak
  NOSTALJİ
Bir Ömürdü
Derman GAMSIZ
Nerelerdesin
Hamdullah BİBER
  VE DAHASI...
Röportajlar
Okurlardan Notlar
Bize Yazın
Gazoz Ağacı Kadrosu
ARŞİV

Başka hiç bir yerde bulamayacağınız ÖZEL ALBÜMLER

Zeki Müren

Gülden Karaböcek

Gökben

Nil Burak - Tatlı Tatlı

Chris de Burgh

Ferdi Tayfur

Kibariye - Kimbilir

Charles Aznavour'dan

Al Bano-Romina Power

Zeki Müren

Ajda Pekkan'dan

Ajda Pekkan &

Semiramis Pekkan

Başrolde Emel Sayın

Yıldırım Gürses

Samime Sanay

VİZONTELE TUUBA

Feride Kahler ve Alper Eğmir, Vizontele Tuuba filmi hakkında ayrı ayrı yazdılar. Birbirlerinden kopya
çektiler mi? Orasını bilemiyoruz artık.


Medya destekli 'entel' dayatması size neyi beğenip beğenmemeniz gerektiğini empoze etmeye başlayalı beri, KRAL ÇIPLAK! diye bağırmak büsbütün mesele oldu.

"İşte halktan biri Yılmaz Erdoğan, halkın dilini konuşarak usta işi bir film yapmış. Hem sosyal sorunlara el atmış, hem komedisini yapmış; velhasıl hem lümpen seyircinin hem de kültür düzeyi yüksek kitlenin hoşça vakit geçirebileceği bir 'film' yapmış. Oturun seyredin, alkışlayın! Daha ne istiyorsunuz ki?" demeye getiriyorlar.

El Hak, Yılmaz Erdoğan özellikle filmin tanıtım aşamasında bundan iyisini yapamazdı.

Şimdi bir şeyin adını doğru koyalım: "Aferin çocuğa.. Güle güle bir hal olduk... Anadolu'nun bağrından kopan yiğit Yılmaz, halkın istediği görsel mizahı gerçekleştirmiş.." deyip geçeceksek mesele yok. Gider seyrederiz, hoşça vakit geçiririz. Yılmaz Erdoğan parasını kazanır. Herkes mutlu olur. Sonra bu filmi unutur gideriz.

Ta ki gelecek sene çıktığımız bir otobüs yolculuğunda muavin videoda bu filmi bize tekrar izlettirene kadar.. Hah hah! Hih hih! Aman ne güzel!

Ama çıkıp da "Türk sineması iyi yolda. Bakın ne kadar evrensel yapıtlar ortaya konuyor. Adam hem tarihsel perspektifi bir belgesel tadında izlettirip sosyal saptamalar yaparken hem de sinematografik olarak kamerayı şöyle kullanıyor.. yok böyle espri yapıyor vs vs.. Falancanın oyunculuğu ise muhteşemdi.." diye methiyeler düzülecekse, boşverin gitsin.

30 milimetrelik filmi makaraya sardınız yeter, bizi de makaraya sarmayın!

(Alev Alatlı hanımın kulakları çınlasın! 'Şimdi Değilse Ne Zaman?' kitabında örneklerle belirttiği durumun bir benzeri de bu işte. Karşınızdakiler o kadar çok mantık hatası yapıyorlar ki, hangi birini düzelteceğinizi şaşırıyorsunuz. Bu bir şey değil, siz düzeltmeye kalktıkça bu sefer millet size ters ters bakmaya başlıyor. Ne ukalalığınızı bırakıyorlar ne doğrucu Davut'luğunuzu... Bir yerden sonra yılıyorsunuz ve sesinizi kesiyorsunuz ama "Ne haliniz varsa görün.." demeye devam ediyorsunuz içinizden..)

'Vizontele Tuuba' filmi sinematografik veya estetik bir değer (hatta kurgusal bir bütünlük dahi) ortaya koymuyor. Karikatürize edilmiş panoramik bir sekansta bölük pörçük enstantane ve skeçlerden oluşan bir yapıyla karşı karşıyayız.

'Şellale' filmi de böyleydi. Ama onlar ikincisini çekmeye kalkmadılar.

Vizontele ilginçti, kabul. Sinematografik olarak onun da bir değeri yoktu ama 'eğlencelik' niyetine izlemiştik işte. O yüzden de filmdeki sürü sepet mantık ve kurgu hatalarını görmezden gelmiştik.

Ama bunun ikincisini çekip bir de üstelik filmin başında Yılmaz Erdoğan "Geçmişime karşı ödevimi yapıyorum" diyorsa, mizahın yanısıra 'toplumsal eleştiri' yok efendim 'dönemin sosyo-politik atmosferi' beyazperdeye taşınacaksa ve hatta araya duygusal parçalar döktürülüp finalde duygu sömürüsüne abanılacaksa... o zaman işin endazesi kaçmaya başlıyor.

Bu sefer ciddi(!?) bir iş yaptığınız iddiasındaysanız, aklıbaşında sinema seyircisi de sizi 'ciddi' izler ve 'ciddi' eleştirme hakkına sahip olur!

"Efendim, anlatılanlar gerçek değil mi?"

Sadece 'gerçekleri anlatmak'la film çekilebilseydi, Ersin İmer veya Hülya Uğur'un sunduğu Hava Raporları da Oskar alırdı! Oyunculuksa oyunculuk, gerçeklerse gerçekler...

Yılmaz Güney'in kötü filmleri de 'seslendirdikleri politik mesajlar' nedeniyle tabulaştırılmıştı. "Halkın adamı gerçekleri anlatıyor.." Breh breh breh..

Sinemanın 'kurgusal' bir sanat olduğunu esgeçelim... Politik muhalefet yapan filmleri, başkaca bir neden aramaksızın 'iyi film' ilan edelim. Araya bir kaç skeç, biraz kahkaha, azıcık hüzün ve duygu sömürüsü de sıkıştırdınız mıydı, olur size şahane film! Aman ne güzel memleket!

Vizontele Tuuba, 'film gibi görünsün' diye 1980 Türkiye'sinden yanlış ve eksik imajlar ortaya dökülerek kotarılmış eğlencelik bir skeçler silsilesi. Teknik anlamda buna 'film' diyelim hadi ama hepsi o!

Türk sinema seyircisinin istediği ve özlediği buysa, görüp göreceği nimet de ancak bu kadar olacaktır.


Benim genel anlamda şöyle bir hipotezim var: Eğer bir film vizyona girmeden önce bir takım sansasyonlarla duyurulmaya başlanmışsa, bundan genelde iyi bir şey çıkmaz!

Televizyonlarda reklam verilerek tanıtılan filmlerden ise büsbütün uzak durun. (Vatikan'ı ayağa kaldıran gerçek bir hikayeden uyarlanma film. Yok efendim romantik komedinin en güzel örneği olan film.. cart curt..) Film işletmecileri demek ki büsbütün çaresiz kalmışlar ve bir gişe fiyaskosundan ödleri kopmakta ki böyle reklam veriyorlar, diye düşünün.

Ha bir de anahaber bültenlerinde tanıtımı yapılan (ki filmin başrol oyuncuları veya yapımcısı konuk olarak katılır bunlara. Söyleşi yapılır vs) filmler vardır ki "Bunu seyretmezseniz valla eksik kalırsınız..." mesajı verilir potansiyel izleyicilere. Bu filmler de genelde hayalkırıklığı yaratır. (AĞIR ROMAN böyle bir filmdi mesela)

Vizontele Tuuba filminin tanıtım aşaması ses getirmişti: "Filmin afişininin aşağıdakilerden hangisi olacağını vereceğiniz oylarla siz seçeceksiniz.."

Ben de TUUBA nedir diye düşünüyorum o sıralar. Müzik aleti 'TUBA'yı mı kastediyor? Aklıma da Edit Piaf'ın 'La Vie en Rose' şarkısı geliyor "Quand il me prend dans ses bras, il me parle tout bas...." (okunuşu: kaan'til mö pran dan se bra, il mö parlö TUUBA..)

Meğer filmdeki kızın adı Tuba'ymış (yumuşak G yok) TUĞBA değil!
Sağolasın izocam, iyi ki söyledin be!..

* * *

Yılmaz Erdoğan gibi ben de 1967 doğumluyum. Filmde anlatılan olaylara dair benim de hafızamda bir şeyler var elbet. Türkiye, o döneme dair iç hesaplaşmasını henüz bitirmedi. Ama şu gerçeği de teslim etmemiz gerekiyor:
Nüfusu bu kadar genç fakat toplumsal hafızası bu kadar zayıf bir ülkede yirmi dört sene öncesine dair bir 'hafıza tazeleme' yapacaksak ya gerçeklere sadık kalırız.. ya da 'komedi filmi çekiyor' ve söz gelişi jandarma karakol komutanını karikatürize ediyorsak, çıkıp da "O dönemin sosyal gerçekliğini yansıttık. O günlere karşı yarım kalan ödevimdi bu..." pozlarına girmeyiz.

İçimde ukdedir, Doğu Anadolu'yu görmek kısmet olmadı. Güneydoğu Anadolu'ya kadar uzanmışlığım var ama söz gelişi Van ve Kars'ı görmediğim için kendimi eksik hissediyorum. Bu nedenle filmde gösterilen coğrafya ve o yörenin 1980'deki sosyal hayatı hakkında derin bilgim yok.

Olsaydı mesela, 1980'de Doğu Anadolu'da 'yuvarlak hatlı' Mercedes otobüslerin hala kullanılıp kullanılmadığını bilirdim. (Ülkenin batısında o tarihlerde o tür otobüsler çoktan tedavülden kalkmıştı. Mercedes 302'ler vardı. Bir de Magirus'ların son dönemiydi.)

Olayımızın geçtiği ilçenin adını bilmiyoruz! Ama plaka numarası 65 (Van). Vizontele filminde de bu detay dikkatimi çekmişti. Belediye başkanının odasındaki bayrakta '..GE..' Belediyesi ibaresini okudum. Bu da bana olayın Van'ın GEVAŞ ilçesinde geçtiğini düşündürdü. Nitekim filmin ilerleyen bölümlerinde ilçedeki kütüphane için gönderilen kitaplar kamyondan indirilirken, karton kutulara yazılan adreslerde VAN ibaresini açıkça seçebildim.

Yılmaz Erdoğan, malumunuz Hakkari'lidir ve kendi çocukluğunun geçtiği yerden bahsediyor. O halde olaylar niye Van'da geçiyor?

Aman Alper, amma detaycısın ya, bu kadarını da boşver artık! Orası 'anonim' bir ilçe. Van olmuş, Hakkari olmuş ne çıkar? Şu çıkar: Detayları önemsediği izlenimini veren Yılmaz Erdoğan ya pek o kadar dikkatli değil, ya da gerçeklere o kadar sadık değil. Hangisinin daha vahim olduğunu bilemiyorum.

Filmle ilgili dikkatimi çeken şu noktaları da anlatmak isterim:

Filmin başında Yılmaz Erdoğan doğru dürüst kompozisyon yazamadığı için Türkçe öğretmeni tarafından azarlanıyor. Öğretmenin sözlerinden anlıyoruz ki, Yılmaz Erdoğan HEP BÖYLE TEMBEL ve DİKKATSİZ bir öğrenciymiş.

Fakat Yılmaz Erdoğan flash-back yapıp 1980 Haziran'ına (sadece 4 ay öncesine) geri döndüğünde görüyoruz ki memleketine TAKDİRNAME ile dönmüş! Ve sonra öğreniyoruz ki toplam 11 dersinin 9 tanesinden tam not 10 almış karnesinde.

E bu nasıl oluyor? 11 dersinin 9'undan tam not alan öğrenci, Türkçe öğretmeni tarafından nasıl TEMBEL ve DİKKATSİZ addedilir? Şimdi hala öyle mi bilmiyorum ama, o yıllarda ortaokulu okumuş biri olarak söylüyorum: Türkçe dersi haftada 5 saatti, Türkçe'den kırık not alan bir öğrenci diğer bütün dersleri 10 bile olsa (ki bu durum mantığa uymaz takdir edersiniz ki... Çalışkan ve akıllı bir öğrenci Türkçe dersinde kendini çok rahat belli eder) takdirname alamazdı!

Yılmaz Erdoğan çalışkan bir öğrenci miydi? Değil miydi? Filmde TAM BİR ÇORBA olmuş orası.

Ve kompozisyonda kocaman TUUBA yazıyor kağıdına! HOOOP! Filmde Tuba isimli kızla 'duygusal' bağlantısı olan kişi Deli Emin, 13 yaşındaki ortaokul öğrencisi değil ki!? Kompozisyonu yazan genç (Yılmaz Erdoğan'ın çocuk hali) Tuba ile sadece bir iki sekansta birlikte görünüyor, o kadar. Nedir o kompozisyon numaraları öyleyse?

Can Dündar'ı kandırabilmiş, ama beni kandıramadı işte!

(Bu arada, öğrencilerin paltoları sınıftaki portmantoya asılı, amenna. Ama öğretmen paltosunu niye öğretmenler odasında bırakmamış? Sizin liseyi bilmem ama bizim okulda bir 'Öğretmenler Odası' olurdu.)

Filmde bir jandarma karakol komutanı var, adamın rütbeleri YOK! Apoletlerin üstüne koyu renk kumaş geçirilmiş. Adalet Partisinin AT amblemi üstüne espri yapıyor, jandarma karakoluna şikayete giden parti ilçe başkanının Adalet Partisi amblemli AT NALI KADAR ROZETİNİ kameradan gözümüze sokuyorsan, nerde jandarma komutanının rütbesi?

Filmde gösterildiği kadarıyla, ilçede iki ayrı fraksiyon var! Bir grup diğerine 'sosyal faşistler' diyor. Bu 'sosyal faşist' grup kim oluyor, orasını anlayamadım. Maocular mı yoksa Ülkücüler mi? Bu ayrımı Yılmaz Erdoğan yapamıyor demek ki..

Öteki gruba 'sosyal faşist' diyen devrimci folklor derneğinin içinde de STALİN resmi var! Abi, YUH ARTIK! Demek ki Yılmaz Erdoğan, solculuktan da siyasetten de ancak Deli Emin kadar anlayabiliyormuş! Ya da o kadar bile anlamıyormuş. (Tamam, herkes anlayacak diye bir şey yok tabii de.. anlamıyorsan, o dönemin panoramasını çizmeye kalkmayacak, Dallas dizisine kadar "Bak ben neleri hatırlıyor, ne kadar ince detaylara giriyorum" havası atmayacaksın arkadaş!)

Söz konusu ilçenin otogarı 'ıssız' bir beldeye aitmiş görüntüsü verilmiş. (Filmin genel mesajı da bu zaten) Bakın otogarda benim dikkatimi çeken ne oldu? Tarık Akan ve ailesi otobüsten inip herkes ortalıktan çekildikten sonra, arkada otogar yazıhanelerini görüyoruz ve (her otogar yazıhanesinde olduğu gibi) bilet kesilen yerlerin adları sıralanmış: Diyarbakır, Ankara, İstanbul (buraya kadar eyvallah demek ki o ıssız kasabadan Diyarbakır'a, Ankara'ya ve İstanbul'a otobüs kalkıyormuş) ve altta ne görüyoruz: Eskişehir, Bursa, Bilecik!

Bana kalırsa filmin en komik sahnelerinden biriydi: Doğu Anadolu'da bir otogardan Eskişehir, Bilecik ve Bursa'ya direkt otobüs bulabiliyorsanız, orası ıssız bir yer olamaz! Hele 1980'de!

Buraya kadar yazdıklarıma baktım, epey gevezelik etmişim. Oysa Viztontele Tuuba filminde daha anlatmadığım epey mantık ve kurgu hatası var gözüme çarpan. Düşünün ki 'panayırdaki Deniz Kızı' sahnesinden, Ata Demirer'in araya sıkıştırılmış esprilerindeki anakronizmden, Tarık Akan ve ailesine tahsis edilen lojmanın bahçesindeki 'lüks salıncak' ve içerdeki 'asortik masa lambası' gibi acayipliklerden bahsetmedim bile!

Bu filmi 'ciddiye' almak bir hataymış, kabul ediyorum.
Cezamı gişede peşin ödedim.

  MÜZIK
Moody Blues
Nights in White Satin
Esmeray-Unutama Beni
All Hung Up
  SİNEMA
Ben Ne Anlarım
Edebiyattan
Turkish Star Trek
Ayşecik ve
  CİNSELLİK
Heartbreak Hotel
Nikahta Keramet
Erkeklik Ölürken
  EDEBIYAT
Teori Nasıl Yazılır?
Türk Çizgi-Romanları
Yazmasanız
  YAŞAM
Olmuyor Böyle
Kendin Pişir Kendin Ye
Ufukta Görünen Şey Demokrasinin Dibi mi?

Ümit Besen

The Best of MFÖ

Fecri Ebcioğlu Sunar

Edip Akbayram

Best Memories

A Glimpse of

Çeşitli Albümlerden

Ajda Pekkan

Enrico Macias &
Ajda Pekkan

Enrico Macias

Fransızca & İtalyanca

Edith Piaf - SELECTION

Neşe Karaböcek

Arif Susam

Ümit Besen

The Best of MFÖ

Beş Yıl Önce