Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
Herhangi bir sosyal bilimler öğrencisinin üniversite birinci sınıfta aldığı ilk makro ekonomi (veya ekonomiye giriş) dersinde şu ana kural öğretilir:
Böylece, elverir ki mutlu olsun.
Gerçi ekonomik aktörlerin, yani üreticilerin ve tüketicilerin, alıcıların ve satıcıların vs. hangi koşullar altında nasıl düşünüp nasıl davranacağı, belli bir dereceye kadar ekonomi bilminin ilgi alanına girse de, maddi refahın sağlanmasının insan psikolojisine etkisi veya bunun insanı mutlu edip etmeyeceği ekonomi bilminin ilgi alanında değildir.
Ekonomistler, bağlı bulundukları ekollere göre, sebep-sonuç ilişkilerini farklı şekillerde değerlendirir ve farklı sonuçlara varabilirler. Yani TEK BİR ekonomik teori yoktur. Çeşitli teori ve modeller vardır.
Sosyal bilimler öğrencileriyle mühendislik öğrencileri arasındaki formasyon farklarından belki de en önemlisi, teori ve modelleme kavramlarına yaklaşım farkıdır.
Sosyal bilimler öğrencileri 'tek ve mutlak bir doğru' olamayacağını, sosyal bilimlerde herşeyin göreceli olduğunu bilirler. Mühendislik öğrencileri ise; matematiğin, fiziğin, termodinamiğin kesin yasalarından yola çıkarak düşünmeye başlarlar ve bu yasalara göre ölçülemeyen veya hesaplanamayan olguları pek ciddiye almazlar. Ciddiye aldıkları olguları ise ölçmeye ve sayılarla ifade edilen formüllere indirgemeye çalışırlar.
Tabii burada 'öğrenci' derken, kantinde geyik muhabbeti çevirip en basit mantık ve matematik kavramlarını bile özümsemekten aciz arkadaşları kastetmiyorum. Üstünüze alınmanıza gerek yok yani...
Sözgelişi, "Politikacılar, ülkenin iyiliği için ne gerekiyorsa onu yapsınlar.. Niye ayrı partilere ayrılıp kavga ediyorlar ki?" diye soran bir arkadaşım vardı. "Ülkenin iyiliğinin ne olduğu konusunda insanların farklı düşündüğünü, ve kendi ideallerine ulaşma yolunda farklı yöntemler benimsediklerini, çünkü olayları birbirlerinden farklı değerlendirdiklerini.... işte bu nedenle birbirinden farklı siyasi partilerin var olduğunu.." anlatmaya çalışmıştım ona. "Nasıl yani?" demişti.. "..ülkenin iyiliği neyse odur, bunun birden fazla şekli olmaz ki..."
Bu arkadaşımın son derece zeki ve akıllı biri olduğunu, insan ve yurt sevgisiyle dolu olduğunu da söylemeliyim. Yani kesinlikle aptal değildi. İyiniyetli biri olduğundan da asla kuşkuya düşmedim. Ama işte... Algılama farkı...
Lafa gelince, herkes memleketin iktisadi kalkınmasının ŞART olduğunu söyler. Bu işe niçin bir türlü girişemediğimizi, lafla ve 'kısır politik çekişmelerle' vakit kaybettiğimizi düşünürüz bazen.
Ama memleketin kalkınmasının ne olduğunu bile farklı tarif ederiz. Bunun nasıl olacağı konusunda çok fikir vardır da... bu konuda herhangi bir fikir sahibi olan hemen herkes, en doğru fikrin kendi fikri olduğunda ısrarlıdır.
Sokaktaki vatandaşın birinci önceliği 'kendi işinin görülmesi'dir. Memleketin kalkınması işinin ise, kendi çıkarlarına asla dokunulmadan fakat süratle kendi çıkarlarını geliştirecek şekilde 'başkaları' tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünür.
Sizin, benim, ablanızın, eniştenizin, amcanızın, yengenizin.. kısaca tanıdığınız veya tanımadığınız herkesin 'şahsi ve samimi' görüşü budur.
Şunu da bir kenara not edelim isterseniz: Turgut Özal bir mühendisti ve uygulamaya koyduğu 'ekonomik büyüme' modelinin tek ve en geçerli model olduğunu düşünüyordu.
Gelişmiş ülke ekonomilerinde (sözgelişi İngiltere'de) krizden çıkmak için uygulanan 'geçici' ekonomik politikaların (sözgelişi 1932 bunalımında Keynes'in veya 1973 petrol krizinde Friedman'ın ekonomik reçetelerinin) azgelişmiş bir ülke ekonomisinde (mesela Türkiye ekonomisinde) sürekli bir gelişme modeli olarak uygulanamayacağını aklına bile getirmedi.
Oysa iyi bir mühendisti. Sözgelişi egzos manifoldunun, elektrik transformatörlerinin soğutma sistemlerinde kullanılamayacağını bilirdi.
Nasıl ki perde kornişlerini tren rayı olarak kullanamazsınız (halbuki ikisi de metalden yapılmıştır ve aralarında başka bir maddenin doğrusal bir rotada ilerlemesi için dizayn edilmişlerdir) İngiltere ekonomisini petrol krizinden çıkartması için dizayn edilmiş modelle, Türkiye'de sürekli ekonomik büyüme sağlayamazsınız.
Ekonomik büyüme (pastanın genişlemesi, diyelim isterseniz) fütursuz olduğunda; pastanın büyüyen kısmının nasıl paylaşılacağı konusu, ekonomik aktörler arasında çok sıkı bir çekişme ve çatışmaya sebep olmaktadır.
Sonuçta ekonomik krizler kronik hale gelir ve gelir dağılımı giderek bozulur. Bunun sokaktaki insana yansıması ise, aynı bugünün Türkiye'si şeklinde olur: Giderek artan suç oranı, yaygınlaşan fakirlik ve toplumsal bütünlüğün tehdit altına girmesi...
|