Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
Malum teranedir, bilirsiniz. "Stres çağımızın hastalığı.." deniliyor. Hatta Dünya Sağlık Örgütü'nün raporlarına bakılacak olursa, 2020 yılında insanlığın sağlığını tehdit edecek en zararlı faktör stres olacakmış.
En çok da 'stresle başa çıkmanın yolları' ve bu konuda üretilen reçeteler. Bunlar 'Ilık duş alın' diye başlar, prozac tavsiyesine kadar gider.
Bunların her birinin kendince haklı olduğu yanlar vardır kuşkusuz. Ama ben bir türlü emin olamıyorum.
Stresle yaşamaya alışmamız gerekecek anlaşılan. Bir şekilde stresle başa çıkmamız bekleniyor. İş yerindeki yöneticiniz, iş arkadaşlarınız, ailenizdeki diğer kişiler vb. kısacası günlük hayatta bir arada bulunmak zorunda olduğunuz hemen herkes sizden 'stresinizi kontrol altına almanızı' beklemekte.
Ama nasıl olacak bu iş? Strese karşı savunma geliştirdikçe, yani strese karşı dayanma kapasitenizi arttırdıkça sanki size daha çok stres yüklüyorlar. Çıldırma eşiğini habire öteliyoruz ama ne pahasına? Stresten kaynaklanan bin bir türlü rahatsızlığa davetiye çıkarma pahasına tabii ki...
Depresyon ise korkmamız gereken bir başka sözcük. Hayat enerjimizin giderek düşmesi ve yaşama arzumuzun azalması olarak nitelendiriyorum ben bunu.
Bu iki faktörün vücut kimyasıyla yakından ilgisi olduğu zaten bilinen bir gerçekti. Stres halinde vücut adrenalin salgısını arttırıyor. Eskiden, yani insanoğlu mağaralarda falan yaşarken, türümüze ait bu özellik belki de hayatta kalmamızı sağlamıştı. Korku ve strese maruz kalan insan vücudunda adrenalin salgısı artınca, koşup kaçmaya veya kalıp savaşmaya yarayan bir enerji yüklenmesine neden oluyordu. Benzetmek çok aptalca olabilir ama, doğal olarak litrelerce enerji içeceği içmiş gibi oluyordunuz.
Tehlikeli durumlarla karşılaşan insanlar, o sırada artan adrenalin salgıları sayesinde fiziksel tehlikelere ve tehditlere böylece karşı koyacak gücü bulabildiler.
Bugünkü modern hayatta durum nedir?
Kanda dolaşıp duran enerji yüklü adrenalin fiziksel bir hareketlenmeyle boşaltılmazsa (yani adrenalin içindeki şekerli bileşikleri laktik asite dönüştüremezsek) başta sinir sistemi olmak üzere vücudun kendi kendine zarar vermesine yol açıyor.
Kendi hesabıma, vücut kimyası ile oynamanın çok zor bir şey olduğunu ve eğer vücut kimyasıyla bir şekilde oynamayı başarırsanız (prozac, sigara, alkol veya her neyse işte onunla) bunun çok daha vahim süreçlere yol açtığını biliyorum.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Yeni Zelanda'lı doktorlar bir de ne bulmuş biliyor musunuz? Seratonin salgısını kontrol eden 5-HTT geni kalıtsal olarak bazı insanlarda daha kısa, bazı insanlarda daha uzun bir yapıya sahip oluyormuş. Ve de bu genin kısa olduğu insanlar, depresyona daha dayanıksız oluyorlarmış. Bu insanlarda intihar eğilimi de daha yüksekmiş mesela.
Basit bir tıp haberi gibi mi geldi? Eğer depresyona yatkınlık kalıtsal bir özellikse -ki araştırma sonuçları böyle söylüyor- stres ve depresyonla mücadele konusunda yeni bir aşamaya ulaşmak üzereyiz demektir.
Bundan sonra yöneticiniz ya da arkadaşlarınız "Abartıyorsun artık! Bunda bu kadar sinirlenecek ve üzülecek ne var? Niçin sen de arkadaşın falanca gibi sakin olmayı denemiyorsun?" derse bu durumun genetik olduğunu ve bunda sizin hiçbir kusurunuz olmadığını güvenle iddia edebilirsiniz.
Sonrasına karışmam... Bir yazı da bu kadar mı oynak fikirli olur yahu? |