![]()
(Charles Bukowski'nin 'Kadınlar' adlı kitabı zaten o işi görmüyor mu? Geçiniz..)
Asıl adını ne yapacaksınız?
Başka bir fahişeyle buluşmak üzere gittiğim randevuevinde tanışmıştık.
Güzel günlerdi. INTERNET siteleri üzerinden laf kalabalığı yapmaktansa, vatana millete yararlı işler gördüğüm zamanlardı.. Sabahtan akşama düzgün bir işte çalışır, tüketimden üstüme düşeni yapar sonra da taksitlerimi paşa paşa öderdim. Bildiğiniz 'düzgün vatandaş' işte.. Neredeyse 'saygın bir adam' olduğumu bile söyleyebilirdiniz.
Daha Marmara depremi olmamıştı. Cumhurbaşkanı, Başbakan'a Anayasa fırlatmamıştı. New York'ta kuleler yıkılmamıştı.
Şimdi bir kaç ışık yılı ötede kalmış şeylerden bahsediyorum.
Sonrasında evden beraber çıkmıştık ve arabamla onu evine bırakmıştım. Ayrılırken yanaklarımdan öpmüştü.
Bu tezi çoktan aşmış
"Her fahişenin içinde bir kadın vardır..." sonucuna varmıştık.
Tıpkı Matriyoşka gibi!..
Euraka! Hatta şerefe!
Fatma'yla (veya diyelim ki Ayşe) ilk defa sahaya çıktığımız gün, Türkiye - Finlandiya futbol maçı vardı. Türk milli takımının o günkü performansı hakkında aklımda bir şey kalmamış. Ama bizim maçımız süperdi.
İlk tanışmamızdan bir ay sonra telefon etmiştim.
Bir telekızdan, onun arkadaşı olan başka bir kızın telefon numarasını istemek kolay değil. Almak daha da yorucu olabiliyor.
Telefonumdan bir kaç saat sonra evimdeydi.
Biz devre arası verdiğimizde, Finlandiya maçının ikinci yarısı başlamıştı. Televizyondan seyrediyorduk beraber..
Bu işi yapan pek çoğunun aksine, takma isim kullanmazdı. Nüfus cüzdanını incelemiştim, gerçek adı ve doğum tarihi nedir, memleketi neresidir diye... Bana söylediği ismi gerçekti.
Son seçimlerde hangi partiye oy verdiğini bile söylemişti.
Gelirken parayı sormamıştı, giderken çantasına tıkıştırdığım paraları da saymadı.
Ve tabii bütün bunlar bir Marmara depremi ve fırlatılan bir Anayasa önceydi.
En son telefon ettiğimde
Bu film onun için mutlu sonla bitmişti sanırım.
Aradaki buluşmaları boşverin, onlar bana kalsın müsaadenizle.. Son maçımızın devre arasında gene televizyon seyrediyorduk.
(Bizse tıpkı Patricia Kaas'ın Mon Mec a Moi şarkısının ikinci kuplesindeki gibiydik televizyonun karşısında)
Ben sonunu biliyordum, Fatma
"Bak şimdi.. Şu kızıl saçlı adam çok zengin tamam mı? Ve bu adamın karısını beğendi.."
"Ee, sonra?"
"Karısıyla yatmak için bir milyon dolar teklif edecek adama.."
"Ne? Hayatta olmaz! Sakın kabul etme kız!"
"Ama adam çok yakışıklı, baksana... Hem bir milyon dolar çok para. Kocası da razı olacak üstelik.."
"Olsun! Ben olsam asla kabul etmezdim..." dedi biraz öfkeyle.
Bir gülme krizi tutacaktı o anda beni, kahkahalarımı tutmayı becerebildim. (Arada sırada kendimi şaşırtabiliyorum gerçekten.)
"Her fahişenin içinde bir kadın vardır" diyecektim sonradan. Euraka!
Gazeteci ve yazar kısmının başına hep ilginç şeyler mi gelir? Yoksa başlarına ilginç şey gelen tipler bunları yazmaya kalkınca 'yazar' mı olurlar? Yoksa hemen herkesin başına gelen sıradan şeyleri abartıp 'sıradışı ve orijinal' şeylermiş gibi anlattıkları için mi bazılarına 'yazar' deriz?
Belki de gazeteci ve yazar dediğin, zaman içinde mesleki deformasyona uğrayıp 'arıza' bir kişilik kazanmıştır da o yüzden 'arıza olayları ve insanları' mıknatıs gibi kendine çeker ve sonra bunları 'normal' şeylermiş gibi yazar. İş olsun diye. Lise arkadaşlarımla e.mail grubumuzda tartışıyorduk geçenlerde.
Yukarıdaki hikaye gerçek mi? Yoksa ben bunları uydurdum mu?
Adaaaam sen de... Kim takar ki? Sanki ben gerçek miyim? Matrix içinde milyonlarca sanal karakterden daha fazla bir şey değilim. Elektronlara ve Byte'lara büründüm, INTERNET'te size göründüm.
(Durmadan ve aksatmadan bana kredi kartı ekstresi yollayan bankaları veya fatura göndermeyi hiç unutmayan elektrik, su ve telefon idarelerini de buna inandırabilsem ne hoş olurdu değil mi?) |