Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
Türk sinemasının gelişememesinin binbir türlü nedeni vardır.
Türk sinemasının geri kalmasında, ilkel ve kötü olmasında; Türk sinema eleştirmenlerinin ve Türk seyircisinin payı da az değildir.
Sırf entellektüel tutuculuk ve ideolojik dayanışma uğruna, saçmasapan tabular ve idoller yaratmak, Türkiye'de sinema ve edebiyat çevrelerinin hep yapageldikleri bir hata oldu.
Türk sinema eleştirmenleri ve sinema seyircisinin beğenisini de uzunca bir süre işte bu entellektüel tutuculuk şekillendirdi.
Bu yanlış tutumun Türk edebiyatı ve Türk sinemasında yarattığı kısırlık ve kalitesizlik daha çok uzun yıllar etkisini sürdürecek gibi görünüyor.
Özel televizyonların patlama yapması ve bu patlamadan ortalığa yayılan iğrençlikler, işte yukarıda işaret ettiğim tutuma bir tepkidir belki de?
Varoş eksenli cahil kitle, estetik duygusundan yoksun müptezel yapımları pek sevdi. Çünkü bu kitle daha önceleri kendisine 'kaliteli' diye sunulan yapımların sahte olduğunu içten içe seziyordu. Ama 'estetik' kavramıyla daha önce tanıştırılmadığı için, eksiklik ve yanlışlığın nerede olduğunu da bir türlü kavrayamadı.
Bugünlerde piyasada adına sinema filmi diye dolaşan rezaletleri br de "Tür sineması gelişiyor..." diye yutturmaya kalkmıyorlar mı? İnsan ağlasın mı, gülsün mü bilemiyor.
Günümüzde Türk sineması ve televizyon dizilerinin sefil hallerini gördükçe "Acaba nerede yanlış yaptık?" diye düşünür dururum.
Digiturk'un Turkmax kanalında üstüste birkaç tane Yılmaz Güney filmi seyredince bu soruya bir cevap bulur gibi oldum: Entellektüel tutuculuğun ve ideolojik saplantıların yarattığı bir takım tabular yüzünden Türk sineması kendine sahte idoller yaratmış ve kendi kendini kandırıp durmuştu.
Sırf solcu diye, sırf Kürtçü diye, sırf hapis yattı diye Yılmaz Güney'in sinemasında boncuk arayıp durmuş Türk entellektüelleri...
Yılmaz Güney, belinde silahla gittiği bir lokantada, Yumurtalık savcısını gözünden vurarak öldürdü.
Bilmeyenler için not düşelim: Yumurtalık, Adana'nın bir ilçesidir.
Bu cinayet nedeniyle hapse girdi. Hapisten kaçtı ve soluğu Fransa'da aldı. Orada Türkiye'yi kötülemek için fırsat kollayan bir takım çevrelerle işbirliği içine girdi.
İdeolojik şablonları arka arkaya dizerek bir 'sinema dili' oluşturduğunu iddia eden adama sormazlar mı:
* Filmin soundtrack'ında tekrar tekrar kullandığın Demis Roussos'un Forever and Ever şarkısıyla Christian Adam'ın Si Tu Savais Combien Je t'aime şarkılarının anlamını hiç merak ettin mi?
* Bu şarkıların öyle bir filmde ne kadar alakasız ve saçma durduğunu kimse sana söylemedi mi?
* "Emeği savunduğunu" iddia ettiğin bir film yaparken, filmde kullandığın o yabancı şarkıların sahiplerine telif ödemek aklına geldi mi?
Arkadaş filmindeki saçmalık ve tutarsızlıkları detaylı bir şekilde not aldım. Türk sinemasıın bu 'kağıttan kaplan' filminin ne kadar fos olduğunu örneklerle anlatan bir makale yazmaya koyuldum.
Ama siz sayın okurları bu azaptan uzak tutmak istediğim için o makaleyi yayınlamayı düşünmüyorum.
Hapishaneden kaçmış bir katilin yurtdışına çıkınca Türk güvenlik görevlileri ve adalet sistemine iftiralar atan Duvar adlı bir film çekmesi, eşyanın tabiatına uygundur belki de?..
Filmin çekimleri sırasında, gerçekten ağlasınlar diye, bizzat Yılmaz Güney'in filmde rol alan çocuklara fiziki şiddet uyguladığı bilinen bir gerçektir.
"Kendi amaçları doğrultusunda çocukları istismar etmek" Yılmaz Güney'in doğru ve yararlı bulduğu bir yöntemse, kendisinin o filmdeki gardiyanlardan farkı ne peki? Yılmaz Güney'in gerçek, ve filmde anlatılan karakterlerin hayal ürünü olması mı?
Gerçeğe ve adalete bağlılık konusunda Yılmaz Güney'in pek de matah bir sicili olduğunu kimse iddia etmiyor zaten.
Yaptığı sinema, sadece bunun tasdiknamesi anlamına geliyor.
- adalet ve doğruluk adına;
- sahip olduğumuz ahlak ve estetik değerleri adına;
- sinema sanatına saygımız adına...
Türk sinema seyircisine ve eleştirmenlerine sormak lazım:
Yılmaz Güney'in 'Duvar' filmini pek beğeniyorsunuz madem, Alan Parker'ın 1978 tarihli 'Geceyarısı Ekspresi' filmine niye kızmıştınız acaba?
|