Türk müzikseverler Türkçe şarkıların bile sözlerini iplemez çoğu zaman, yabancı şarkıların ne anlattığını niye merak etsin?
Karar verdim ben de: Bu sefer olayımızı tornistan edip fantazi boyutuna taşıyalım.
Diyelim ki Orta Dünya'da Gondor diye bir ülke olsun. Bu ülkedeki gençler ve müzikseverler Türk müziğine hele de Türk pop müziğine müptelaymış mesela... Sabah akşam, yatıp kalkıp KRAL TV seyredip Alem FM dinliyorlarmış farz edelim.
Gondor'daki bir takım adamlar da "Eskiden böyle miydi? Biz ne güzel Barış Manço ve MFÖ dinlerdik.. İyice ağır adamsan Cem Karaca veya Erkin Koray dinlemen lazım. Ne zaman ki Yonca Evcimik 'Abone'yi söyledi, Türk pop müziğinde işler zıvanadan çıktı!" diyorlarmış gibi düşünelim..
Orada da mesela bizim Gazoz Ağacı'nın muadili Zambuli Trii websitesinde Mhokhtai Chiphte-Djan diye bir arkadaşımız da Türkçe şarkıların sözlerini Gondorca'ya çevirip bu laflarda derin manalar buluyor olsun.
(Yuh be, amma salladık haa! Hangi salak yapar ki bunu benden başka?)
Farzedin bu arkadaşımıza mailler falan geliyormuş "Ne olur Çelik'in 'Cicili Bicili Kız' şarkısını da irdelesene.. Ben bayılıyorum o şarkıdaki derin anlamlara.. Herkesin kızı cicili olur, bu üstelik biciliymiş baksana... Bici nedir sahi?"
Hayal bu ya, Orta Dünya Teknik Üniversitesi (ODTÜ) mail grubundan bazıları da buna taş atıyormuş diyelim: "Barış Manço'nun 'Anlıyorsun Değil mi?' şarkısında 'Bir resmin kalmış bende tam ortadan yırtılmış hani siyah kazaklı' kısmını da yanlış çevirmişsin! Ortadan yırtılan şey resim değil, siyah kazak.. Üstelik de siyah kazaklı olan kız değil, bizzat resim..." dermiş mesela.
Evet, mizanseni kurduk. Devam edelim öyleyse..
Huzurlarınızda ben Mhokhtai Chiphte-Djan, bu sefer de MFÖ'nün Yalnızlar Garı şarkısını Gondorca'ya çevirip irdeliyoruz.
Fakat işin aslı bir sonraki dizede gizli: Dervişlerin geceler boyunca devran ettiği gibi mistik bir anlam yüklenmiş ki, buradaki rütbe kelimesi 'tasavvuftaki' rütbeye işaret ediyor olmalı. Bu şarkının yapıldığı yıllarda Mazhar Alanson'un 'tasavvuf' takıntısı vardı. Nitekim bu durum 'Sufi', 'Adımız Miskindir Bizim' şarkılarında iyice göze batar haldedir.
Bu kuplenin son dizesi önce bize bir açıklama yapıyor: Seslendiği ve özlediği kişi annesidir. Karısı veya sevgilisi değil. (Ana gibi yar olmaz. Hanımlar, kocalarınızı veya sevgililerinizi ne kadar el üstünde tutarsanız tutun, annesinin yerini alamazsınız, haberiniz olsun. Bu yüzden de bir erkek çocuk doğurup dünyada hiç olmazsa 'bir' erkeğin en önem verdiği kadın olmak istersiniz. Ama heyhat, yarın el kızı gelir oğlunuzu sizden soğutur. Kadın olmak da zor zenaattir netekim. Farkındaysanız, gelin-kaynana çekişmesinin felsefi temelini de irdelemiş olduk iki arada bir derede. Bize bu fırsatı veren Mazhar Alanson'a teşekkürlerimizi gönderiyoruz buradan) O son kuplenin yaptığı açıklamadan başka, ortaya koyduğu bir de soru var: Yalnızlar garı nedir? Neresidir? Bir rivayete göre Mazhar annesinin özlemi içinde yalnız başına uzun bir yolculuğa çıkmak üzeredir. Ve çevresindeki herkes de onun gibi yalnız olmalı ki, bulunduğu yeri böyle adlandırıyor. Başka bir yoruma göreyse, bütün bunlar, dinleyenin ilk seferinde 'etkilenmesi için' laf olsun diye söylenmiş, üzerinde fazla düşünülmesi gerekmeyen sözlerdir. Değil mi ki Mazhar bulunduğu yerde 'kelimelerin birer varsayım' olduğundan dem vurmaktadır, varsaymışsınız yok saymışsınız pek farketmez!
Arkadaşlar, Türkçe'de 'gurbanım' diye bir sözcük yoktur. Bu, 'kurban' sözcüğünün taşralı veya cahil kişilerce söylenmiş halidir. Mazhar burada "De hele gurbanım ne olacak halım?" derken taşralı ağzı yapmakta ve kendi kendine "Söyle şimdi dostum, benim halim ne olacak?" demektedir. Kendi kendine konuştuğunu nereden anlıyoruz? Eh yalnızlar garında ya.. Ya annesine seslenecek ya kendi kendine konuşacak. Ben ikinci şıkkı seçtim.
Haa, işte anladık adamın derdini: Adamın karısı ve çocukları vardır. Kağıt, kalem ve gitarı da hayatında ailesi kadar önemli yer tutmaktaymış. O kadar ki, bu saydıkları için ne çilelere dayanmış, ne dertler çekmiş... Ama tabii mazbut aile ortamı ve 'yaratıcı sanatçılık' aynı anda bulunmaz. Sanatçı, ruhunda fırtınalar kopan kişidir. Çoluk çocuk sahibi bir aile babasıysanız, dengesiz hareketlerden kaçınmanız beklenir. "Ben bir sanatçıyım, benim yaratım sürecime karışma!" diye zirzopluk yapacak olursanız en sonunda karınız sizi evden sepetler. Karısı "Yürü git ananın evine! Senle mi uğraşıcam ben yaa? Çoluk çocuk canıma tak etmiş zaten.." diye bağırırak Mazhar'ı kapı dışarı etmiştir aynen. Şimdi Mazhar, Haydarpaşa garında kendisini anaevine götürecek bir tren mi beklemektedir acaba? Merak ederiz hep birlikte...
İşte Mazhar burada o günlerin ailevi denge ve huzur ortamının değerini bilemediğinden yakınıyor 'aile çay bahçeleri' metaforuyla. Gecelerden radyasyon bulutları geçmesinde ise derin telmihler aramanıza hiç gerek yok! 1986 senesinde bugünkü Ukrayna (o zamanlar Sovyetler Birliği) toprakları içinde Çernobil nükleer santralında büyük bir felaket meydana geldi. Büyük oranda radyasyon sızıntısı oldu. (O miktara artık sızıntı değil serbest salınım demek daha doğru olurdu herhalde) Dünya tarihindeki en büyük çevre felaketlerinden biridir. Sonradan havaya karışan radyasyon, bulutlar ve rüzgarlar yardımıyla çevre ülkelere kadar yayıldı. Tabii Türkiye de bundan nasibini aldı ki bu konu o zamanki politik ve sosyal gündemin başına oturmuştu. "Hükümet sınırlarda önlem alsın, radyasyonu içeri sokmasın.." diyenler bile çıkmıştı. Türk halkı bu konuda çok geyik muhabbetleri ve espriler de yaptı. İşte söz konusu şarkının yazıldığı zamanlarda Mazhar da bundan o kadar etkilenmiş olmalı ki şarkıya 'fantastik korku ve gerilim' unsuru koyarmış gibi yapıp aslında dinleyicisiyle dalgasını geçmektedir. Bu kadar derin sosyolojik, tarihi ve edebi analizler okumaya Gondorluların sabrı yeter miydi bilmiyorum ama buraya kadar beni takip etme zahmetine katlanan siz sabırlı okurlarıma çok teşekkürler ediyorum. |