ANA SAYFA
|
Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
Bizim millet okumuş-yazmış insandan pek hazzetmez!
Türkiye'de 'okumuş' olmak, biraz 'izan ve idrak yeteneğine sahip olmak' boğucu ve bunaltıcı bir atmosfer sarar başınıza. Gün olur bir devlet başkanı, gün olur 'mührü eline aldığı için kendini Süleyman sanan' bir mahalle muhtarı veya gün olur 'yeteneksizliği ve birikimsizliğini nasıl örtbas edeceğini bilemeyen muhteris bir köşe yazarı' eline geçen ilk fırsatta size hıncını ve nefretini kusar.
Örnek vererek derdimi anlatmaya çalışacağım... Yıllar önceydi, ikametgah ilmuhaberi almak için mahalle muhtarlığına gitmiştim. O zaman print-out, bilgisayar falan yok muhtarlıklarda. Matbu bir form dolduruyorsunuz, muhtar da sizin kimliğinize ve kayıt kartınıza bakarak formu onaylıyor. Muhtarlık kalabalıktı, insanlar kendi işleri için bekleşmedeler. Bekledikleri de ne? Girişteki masada, muhtarın 15-16 yaşlarındaki kızı, kargacık burgacık elyazısıyla formları teker teker dolduruyor. (Bu işlem onun gerçekten uzun zamanını alıyordu, emin olun. Çünkü okuma-yazmayı iyi bildiği şüpheliydi. İnsanlar bu kızın formları doldurmasını bekliyorlardı işte ve kuyruk uzadıkça uzuyordu) Son derece yumuşak ve kibar bir sesle "Formu ben kendim doldurayım mümkünse.." dedim. Hem kızı zahmetten kurtarmak hem de vakit kazanmak istemiştim. Yaşça benden küçük olmasına rağmen kız büyük bir arsızlıkla "Siz şimdi bunu yanlış doldurursunuz. Sorumluluk alamayız.." demez mi? Sanki emlak vergisi beyannamesi doldurulacak.. "Bu işi gerçekten becerebileceğimi" söyleyerek ısrar ettim. Kız razı oldu ama formun en üstüne kendi elyazısıyla "şahsın kendisi tarafından doldurulmuştur" diye not düştü. Şimdi olayın final perdesi geliyor.. Bir kaç dakika sonra muhtarın önündeydim. O sırada muhtara işini yaptırmakta olan yaşlıca bir teyze bana baktı ve gerçekten iyi niyetle "Aah, okumuş olmak ne güzel şey.. İnsan her işini kendi görebiliyor.." diye mırıldandı. Bunu duyan muhtarımız biraz bozulmuş olmalı ki lafını koydu: "Öyle diyorsunuz ama, bu memleketin başına ne geldiyse okumuşlardan geldi..."
Muhtarın şahsını kınamıyorum. O, sadece halkta genelde var olan bir düşünceyi seslendirmişti, o kadar. İkinci örneğim de gene 80'li yıllardan...
Duruşmalarda ne konuşuluyor? Nedir meselenin özü? Kimsenin bildiği yok! Özgür basın mı? O da ne demek? Fakat Kenan Evren'in bu davayla ilgili bir sözü gazetelere ve TV'ye yansıyacaktır: Dilekçe sahibi aydınları vatan hainliğiyle suçluyor ve -şimdi dikkat- "Aydın demek vatansever demek değildir. Vahdettin de aydındı. Ne oldu? Vatanı sattı.." diyor.
Vahdettin örneğini vermek nereden aklına geldi, bilemedim. Ama buna Aziz Nesin'in verdiği cevap her türlü sansürü aşıp kulaklarımıza kadar ulaştı:
Aziz Nesin ve onun gibiler "aydın olmanın namusu ve sorumluluğundan" bahsettikçe, halk onları tersledi durdu. Ellerine fırsat geçince sıkıştırıp yakmayı, linç etmeyi bile denediler. Yıllar yılı, sayısız kereler, çok değişik yerlerde ve çok değişik insanlardan "Okudunuz da ne oldu? Kendinize bile faydanız yok" lafını işittim.
Bu anlatılanlar geçmişte kaldı, bugün artık durum böyle değildir, diye düşünüyorsanız, işte size üçüncü örneğim: 8 Şubat 2003 tarihli Vatan gazetesinde İclal Aydın, sınıfta herkesten önce okuma yazmayı söken çocukların aslında 'zalim, utanmaz, ukala, herşeye maydonoz, burnu büyük ve sıkıcı' olduklarını belirtip, 'bizler ve onlar' diye bir kategorizasyon yaparak, bu 'tehlikeli ve zararlı' cins insanları kendince aşağılayıp kötülemeye çalışıyor. Evet biliyorum, gazetelerdeki köşe yazarları da insandır. Onlar da etten ve kemikten yapılmış. Onların da zaafları, kompleksleri var. O sabah herhangi bir kişiye sinirlendiği için, sırf bu yüzden, oturup birilerine ağzının payını vermeye çalışan ama çoğu kere komik duruma düşen bir köşe yazarı, aslında kızılması gereken değil, acınması gereken bir varlıktır. Onlara kızmayınız. Aksine onları teselli ediniz, moral veriniz...vs.. vs.. vs.. Türkiye'de 'okumuş' olmak, biraz 'izan ve idrak yeteneğine sahip olmak' boğucu ve bunaltıcı bir atmosfer sarar başınıza. Gün olur bir devlet başkanı, gün olur 'mührü eline aldığı için kendini Süleyman sanan' bir mahalle muhtarı veya gün olur 'yeteneksizliği ve birikimsizliğini nasıl örtbas edeceğini bilemeyen muhteris bir köşe yazarı' eline geçen ilk fırsatta size hıncını ve nefretini kusar. 'Biliyor' olmanın bir üstünlük addedilmesinden çoktan vazgeçtim, ama hiç olmazsa 'kusur' olarak düşünülmeyeceği, 'suçlama bahanesi' olmayacağı günleri göremeyecek miyiz? |