Soran olursa 'iyi bir kitap okuru' geçiniyorum ama son Faulkner okuma maceram gösterdi ki meselenin aslı öyle değilmiş!
Bundan yedi sekiz ay kadar önce, 'o ana kadar hiç William Faulkner okumadığım, bunun büyük bir eksiklik olduğu ve 40 yaşıma hızla yaklaştığım şu dönemde bu eksiği gidermezsem kendime karşı çok ayıp etmiş olacağım' gibi bir takım fikirlere kapıldım.
(Hikayenin başlangıcını ve ayrıntılarını boşverin. Bu fikri bana ilham eden şahıslar hakkındaki düşüncelerimi şimdilik kendime saklıyorum.)
Murat Belge'nin çevirisiyle William Faulkner'ın "Döşeğimde Ölürken' (As I Lay Dying) romanını okumaya girişmem böyle oldu işte.
Gelgelelim, kitabın daha 3. sayfasına gelmeden, orijinalini amazon.com'dan sipariş etmediğim için kendime kızdım ÇÜNKÜ Murat Belge'nin art arda dizdiği Türkçe kelimelerden bir anlam çıkarabilmek için, o cümlenin İngilizce orijinalinin nasıl olması gerektiğini düşünmeye başlamıştım!
Murat Belge'nin kullandığı dil bana her halükarda çok rafine ve ağır gelir. "Nasılsın, iyi misin?" diye yazacak olsa, benim bunu özümsemem en az 15 dakika sürer ki, bir de "Bunu yazan tosun..." dese, düşünün artık ne olur benim halim...
(Ne dedi bu şimdi? Kötü bir şey söyledi, biliyorum...)
Meğer işin aslı daha vahimmiş. Faulkner'in roman dili zaten ağdalı ve çapraşık olup, bunu Murat Belge'den daha kıvrak şekilde Türkçe'ye aktarmak mümkün değilmiş.
Bunu diyen de bizim Kemal. "Sen Stephen King okuyan adamsın.. William Faulkner'la ne işin olur yani? İkisi tam yüz seksen derece terstir, alakaları bile yoktur.." diye ekledi.
(Benle kafa buluyor da olabilirdi, emin değilim)
"Bana Engin Ardıç ağzı yapma!" dedim.
Dahası var: Meğer Faulkner'ın bizzat kendisi 'kelimelerin bir iletişim yöntemi olarak ne kadar yetersiz ve anlamsız olduğunu' göstermek istermiş.
(Bkz. Romanda Addie Bundren'in naratör olduğu bölüm)
Romanı okudum bitirdim. Kısa bir şeydi zaten. Fakat pek çok yer kopuk kaldı, anlayamadım... İşte böylece iyi bir kitap okuru olduğum yolundaki düşüncelerim yıkıldı.
Çok şükür INTERNET diye bir şey var! Yeterince arama yaptıktan sonra Amerika'daki kitap okuma grupları ve edebiyat fakültelerindeki bazı öğrencilerin ödevlerini ve inceleme yazılarını okuyarak konuyu biraz daha kavramam mümkün oldu.
Yani Faulkner'ı anlayabilmek için yalnız kendisini değil, ayrıca tefsirini de okumak lazımmış. Ama sanırım bu bile yeterli gelmedi bana..
(Yaa, siz kitapta anlatılan öyküyü kavrayınca iş bitiyor mu sanıyorsunuz? Orası niye öyle oldu? Falanca karakter niye orada öyle değil de böyle yaptı? Peki bu ne demek oluyor şimdi?)
Giderek anlıyorsunuz ki William Faulkner size yalnızca bir öykü değil, çok karmaşık bir bilmece vermiş.. Sizi 'iyi bir okur olmadığınız' fikriyle başbaşa bırakan bir yazara karşı ne hissedeceğinizi bilemiyorsunuz doğrusu...
Endişelenmeyin! Romanda anlatılanları, roman hakkında daha sonra okuduğum açıklamaları ve hala cevabını bulamadığım soruları burada yazacak değilim.
(Buraya kadar çektiğiniz çile yeter. Ben de vicdan sahibiyim sonuçta)
Ancak İletişim Yayınlarına iki çift lafım olacak:
Kitabın arka kapağına bastığınız tanıtım yazısı da, kitabın kapağında yer alan resim de gösteriyor ki:
SİZ KENDİ BASTIĞINIZ KİTABI BİR KERE BİLE OKUMAMIŞSINIZ, kitabı okumuş birinin fikrini de almamışsınız.
Kitabın kapağında otomobilin ne işi var? Hovercraft veya helikopter koysaydınız bari!
Kitabın Türkçe basımının kapak resmini yukarıda, orijinal basımının kapak resminiyse yanda görüyorsunuz. Hangisinin 'eserin ruhunu' daha iyi yansıttığını, kitabı okuyanlar derhal farkedecek.
Faulkner öleli kırk yıldan fazla oldu. Onun yetmiş dört yıl önce yazdığı kitap; yalnızca ilginç bir öyküyü orijinal bir dille anlatıp okuyucuya sorular sormakla kalmıyor, Türk yayıncılarının 'edebiyat'tan ne kadar anladığını da gösteriyor bize.
Söyleyin lütfen, adam daha ne yapsaydı?