ANA SAYFA
  YAZARLAR
Alper EĞMİR
İffet AYMAZ
Sebahattin TEZEL
Feride KAHLER
Oktay TEKCAN
YORUM / KRİTİK
Hatt-ı Müdafaa
Film Yazıları
Feministler
  NOSTALJİ
Bir Ömürdü
Derman GAMSIZ
Nerelerdesin
Hamdullah BİBER
  VE DAHASI...
Röportajlar
Okurlardan Notlar
Bize Yazın
Gazoz Ağacı Kadrosu
ARŞİV

Başka hiç bir yerde bulamayacağınız ÖZEL ALBÜMLER

Fransızca & İtalyanca

Edip Akbayram

Best Memories

Orijinal Kayıt 21 Şarkı

A Glimpse of

Enrico Macias &
Ajda Pekkan

Zeki Müren

The Best of MFÖ

Fecri Ebcioğlu Sunar

Best of STYX

The Beach Boys

BoneyM

Edith Piaf - SELECTION

Alper EĞMİR logo
Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
GEGEN DIE WAND
Duvara Karşı... Yatır beni, tırmala beni kaşı beni...

80'li yılların sonu ve 90'lı yılların başlarında, gurbetteki Türkler için, gene gurbetteki (çoğunlukla Almanya) Türklerin hayatından kesitler veren filmler çevrilir olmuştu.

Bülent Ersoy, Murat Soydan, Yunus Bülbül vs. gibi artistlerin rol aldığı bu 'uzatmalı Meksika dizileri kıvamındaki' çapaçul filmler, sinema için değil video olarak pazarlanmak üzere çevrilirdi.

Sıkıcı ve basit dialoglar.. Bir türlü akmayan olay örgüsü.. Ve esas macera bitince, alakasız başka bir maceranın başlaması.

Yani dizi film deseniz değil; film deseniz bütünlükten yoksun bir hikaye...

İstanbul - İzmir otobüs yolculuklarında çok izlemişimdir bunlardan.

(Burada Uludağ otobüs firmasını da saygıyla anıyorum. Umuyorum ki, artık yolcularına bu tür filmler göstererek azap çektirmiyorlardır.)

* * *

Almanya başta olmak üzere; Avrupa'da kökleşmiş, kemikleşmiş Türk asıllı bir kuşak var. Bu arkadaşların bir kısmı kendini hala Türk olarak tanımlıyorsa, saygı duyarız.

Ancak şurası gerçek ki, bu genç kuşak Almanca ağırlıklı fakat arada Türkçe kelime ve deyimlerin de yer aldığı garip bir dil konuşuyor.

Almanların onları ne kadar anlayabildiğini bilemem (arada Türkçe'ye benzer şeyler konuşuyorlar çünkü) ama Türkiye'de yaşayan 'sade vatandaşların' (mesela benim) onları anlamakta sıkıntı çektiği kesin.

Anadil ile düşünce arasında karşılıklı etkileşim olduğunu bilirsiniz.

Düşündüğünüzü doğru ifade edemediğiniz durumda, yavaş yavaş 'düşünme' sınırlarınız da daralır.

Sonuçta İstanbul'da yaşayan Alper, Hamburg'da yaşayan Christian'la rahatça anlaşabilmekte AMA NE YAZIK Kİ Christian'ın Hamburg'daki Türk komşusu Hayri ile aynı rahatlıkta bir dialog geliştirememektedir. (Kusuruna bakmayın!)

Almancı Türklerin (ya da Türk asıllı Almanların, diyelim) yaptığı film, hele de Almanya'daki Türklerin hayatını anlatıyorsa (sanki başka bir şey anlatabilirmiş gibi?) eklektik ve havada kalmaya mahkum oluyor.

Filmin Konusu:

Almancı ve muhafazakar bir ailenin kızı Sibel, kendi hayatını özgürce yaşamak için anlaşmalı bir evlilik yapar. Eş olarak ise; intiharın eşiğinden dönmüş, kırklı yaşlarda bir başka Türk asıllı Almanı (Cahit) seçmiştir.

Başlangıçta her şey güzel gider, çiftimiz kendi hayatlarını yaşar.. Canları kimi canı çekerse onunla seks yaparlar.

Daha sonra 'nikahın kerameti' kendini gösterir ve çiftimizin kafaları karışır.

(En 'mantıklı' evlilik bile en akıllı/mantıklı insanların aklını nasıl alır ve insanı nasıl katil eder? Bu filmde 'apaçık' görünüyor hepsi)

Kıskançlık uğruna elini kana bulayan Cahit'in ve fırlama Sibel'in hayatları ebediyyen kayar.

Esas oğlan hapse düşerken, ailesinin şerrinden kaçan esas kız İstanbul'a gelir.

Oysa İstanbul'da Sibel'i bekleyen kader daha kötüdür: Bir bar sahibi tarafından barın ortasında düzülecek ve tabii buna ÇOK üzülecektir. Akabinde Tarlabaşı'nda bıçkın delikanlılara kafa tutan 'delikanlı' kızımız bir de döşünden bıçaklanacaktır.

Nihayetinde 'aşkın galip geleceğini' ve birbirini seven çiftimizin kavuşacağını zanneden seyirci, filmin sonunda kıçüstü oturur.

Sibel sevdiği adamı -ki üstelik resmi nikahlı kocasıdır- yüzüstü bırakır!
('Selvi Boylum Al Yazmalım' filminde Türkan Şoray'ın Kadir İnanır'ı bırakıp Ahmet Mekin'le birlikte kalması misali...)

Cahit de tutar Mersin'e gider...
(Güya memleketi ya?)

Burada yönetmen "Eller gider Mersin'e fakat Cahit gitmez tersine.. İlla ki o da gidecek Mersin'e.." der gibidir sanki.

(Bu da, 1968 yapımı 'Aşka Tövbe' filminin sonunda, Kartal Tibet'i trenden indirip, onun yerine ve tamamen kel alaka bir şekilde trene binip İzmir'e giden Önder Somer'i hatırlattı bana)

Mutlu aşk yoktur, zaten biliyorduk.
Ama ilaç için bir tane de mutlu evlilik yok mudur, birader?

Aşk evliliği olması şart değil, mantık evliliği de olur? Alman veya Türk farketmez!

Cevap: Hah haaa! Soruya bak, hizaya gel... İlaç istiyorsan aspirin iç!

Sosyolojik vaka çalışması olarak ilginç örnekler sunduğunu itiraf etmem gerekir, ama estetik olarak muhataralı hikayelerdir.

* * *

Gegen Die Wand, bir Alman filmiyse...
(ki öyle görünüyor) ... işin içinde Türkler olmadığı zamanlarda bile Alman sineması yeterince kasvetli ve abuk olmayı başarabilirken, işin içine Türkler ve Türkiye de girince, varın siz düşünün gerisini...

Eğer bu filmi Türk-Alman ortak yapımı diye düşünürsek, durum daha iyiye gitmiyor aslında.
Mesela ikide bir gösterilen Sarayburnu dekoru önündeki fasıl heyeti, 'Gölge Oyunu' filminden araklanmış ucuz bir numara gibi duruyor.

Yoksa yönetmen Fatih Akın, ikide bir bu fasıl heyetini seyircinin karşısına dikerek, filmde bahsedilen olayların 'Türklerle' ilgili olduğuna bizi tekrar tekrar inandırmaya mı çalışıyor?

Demek Almanya'daki 'Türk asıllıların' okumuş yazmış olanları da Türkiye'ye 'oryantalist' bakmaya başlamışlar, ha? Boğaz, rakı, şiş kebap, alaturka fasıl?
(Filmde kullanılan bozuk Türkçe, zaman zaman bana 'Geceyarısı Ekspresi' filmini hatırlattı.)

Filmden aklıma takılanlar şunlar:

  1. Cahit (Birol Ünel) niye intihar etmek istiyor? Geçmişinde ne olmuş?
    Filmde, Cahit'in önceki karısının adını duyuyoruz, ama o kadına ne olduğu anlatılmıyor. Yönetmen madem bize bunları anlatmayacak, niçin ortaya atıyor?
    (Filmin kurgusu açısından gerekli görmediğini mi varsayalım yani?)
  2. Bıçaklandıktan sonra, Cahit'i otel odasında telefonla aramasına kadar geçen sürede Sibel'in başına neler geldiğini bilmiyoruz. Oysa bunları bize anlatmak yönetmenin görevi. Çünkü bunları bilmeden Sibel'in son kararını niçin öyle verdiğini tam olarak anlayamayacağız.
    Bir çocuğu olmuş. Kimden?
    Selma'yla (Meltem Cumbul) barışmış. Nasıl?
    Kendine yeni bir hayat kurmuş. Kiminle, nasıl?

    Neticede, Sibel ta en başından beri kendi ailesinin temsil ettiği baskıcı yaşam biçiminden kaçabilmiş mi? Yoksa dönüp dolaşıp BUNA mı teslim olmuş?
    (Filmin kurgusu açısından bunları bilmemiz gerekmiyorsa, daha başka neyi bilmemiz gerekiyor ki?)

  3. Filmin sonunda, karısı Sibel'e kavuşamadığına göre... doğru dürüst Türkçe bile bilmeyen Cahit, niye asıl memleketi Almanya'ya dönmüyor da Mersin'e gidiyor? Mersin'de kimseyi tanımadığına göre, orada ne yapmayı umuyor ki?

    (Belki Mersin'e gitmiyordur da tersine gidiyordur? Esenler otogarından Çağlar turizmin sarı bir otobüsüne bindiğini görüyoruz filmin sonunda. O firma ise Mersin'e gitmez, Trakya istikametine çalışır zaten. İnanmayan kontrol etsin.)

* * *

Bu arada, yönetmen Fatih Akın'ı 'kahkahalarla güldüğüm' iki sahne için tebrik ederim:

1- Sibel'in Meltem Cumbul'a "İşe git, eve gel.. Başka bir bok bilmiyorsun. Kocan seni o yüzden boşadı zaten.." deyip tokadı yemesi.

2- Meltem Cumbul'un yıllar sonra Cahit'le karşılaştığında, "Nasılsın?" sorusu üzerine "Hala bekarım" demesi.

(Yönetmen Fatih Akın, böylece kariyer sahibi şehirli Türk kadınına da nanik yapmakta..)

* * *

Filmi seyrederken, Sibel Kekilli'nin porno kariyerini dikkate almadım.
Yukarıdaki kısım, tamamen sinematografik ve sosyolojik değerlendirmelerden ibaret.

Sibel Kekilli'nin porno kariyeri etik olarak bana ters gelmiyor.
(Seyrettiğim porno filmlerine bakarak, ona on üzerinden beş veririm. Çeklerle Macarların amatörleri bile ondan iyi mesela. Ama bir Türk olarak 'iyi' denilebilir.)

Ama kardeşim, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz işte:
Filmdeki kuaför kadın Maren (Catrin Striebeck) çok daha doğal, çok daha dişi.. Ve iş seks yapmaya gelince on tane Sibel Kekilli'yi cebinden çıkarır!

Türklerin porno ve korku filmi çevirmekteki beceriksizliklerinin sosyo-psikolojik nedenlerini bir kenara bırakalım ve Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim:
HALA ve HERŞEYE RAĞMEN, en dandik ve folloş Alman kadını BİLE en çıtır ve delidolu Türk kadınından DAHA İYİ seks yapıyorsa, bunun kabahati herhalde Alman kadınlarında değildir?!

Bunun kabahatini -filmdeki ifadeyle- 'inek gibi yalayan' erkeklere atmak da, biraz işin kolayına kaçmak olmuyor mu?

* * *

1990 yazında Bielefeld'te bindiğim tenha bir belediye otobüsünün penceresinden dışarıları seyrederken, arka koltuklarda oturmakta olan 17-18 yaşlarındaki üç Türk kızının bağıra çağıra konuşmalarını dinlemek zorunda kalmıştım.

Besbelli, otobüste Türkçe bilen bir başka insan olduğunu akıllarına getirmemişlerdi. Yoksa o yaşlarda bir genç kızın, belediye otobüsünde bağıra çağıra 'erkek eşeğin cinsel organıyla ne yapmak istediğini' anlatacağını sanmıyorum.

(Konuşma şöyle gelişmişti: Birisi diğerine "N'öörüyon?" diye sordu. Beriki de "Eşeğin ...ini örüyom!" diye cevap verdi. Gülüştüler. Sonra da ilk soruyu soran "Nasıl örüyon eşeğin ..kini?" diye konuyu biraz derinleştirdi. Bunun üzerine cevval Türk kızı, Bielefeld'ten Enger istikametine gitmekte olan otobüsün arka koltuğunda enteresan bir kaç cümle kurdu. Tarih Ağustos 1990. Daha fazla detaya girmeyelim, müsaadenizle...)

Hayal gücü o kadar geniş bir nesil, on dört yıldan beri ancak bu kadar mı yol alabildi Almanya'da? Porno filminde rol almak ama hala herhangi bir Alman kadınından daha kötü seks yapmak?

Hadi buna bir ALTIN AYI verelim...

  CİNSELLİK
Aydın Kadının
Venüs & Kadın Güzelliği
İnsanlık Geliştikçe
Kadın-Erkek Arasında
Farklılıklar Derinleşiyor
  MÜZİK
Time After Time
Bang Bang!.. My Baby
Joe Dassin - Salut
  SİNEMA
Türk Sineması
Antalya Film Festivali
Rocky
  EDEBIYAT
Zeki Müren
Sonra Ne Olacak?
Eklektik ve
  YAŞAM
Milleti Tahrik Etmeyin
Adamı Sinir Etmeyin
Kalp Kazanmak

Yıldırım Gürses

Beş Yıl Önce

Zeki Müren

Gülden Karaböcek

Gökben

Nil Burak - Tatlı Tatlı

Ajda Pekkan'dan

Semiramis Pekkan

Samime Sanay

Neşe Karaböcek

Ferdi Tayfur

Kibariye - Kimbilir

Enrico Macias

Charles Aznavour'dan

Al Bano-Romina Power