![]() Duvara Karşı... Yatır beni, tırmala beni kaşı beni...
Bülent Ersoy, Murat Soydan, Yunus Bülbül vs. gibi artistlerin rol aldığı bu 'uzatmalı Meksika dizileri kıvamındaki' çapaçul filmler, sinema için değil video olarak pazarlanmak üzere çevrilirdi.
Sıkıcı ve basit dialoglar.. Bir türlü akmayan olay örgüsü.. Ve esas macera bitince, alakasız başka bir maceranın başlaması.
Yani dizi film deseniz değil; film deseniz bütünlükten yoksun bir hikaye...
İstanbul - İzmir otobüs yolculuklarında çok izlemişimdir bunlardan.
(Burada Uludağ otobüs firmasını da saygıyla anıyorum. Umuyorum ki, artık yolcularına bu tür filmler göstererek azap çektirmiyorlardır.)
Almanya başta olmak üzere; Avrupa'da kökleşmiş, kemikleşmiş Türk asıllı bir kuşak var. Bu arkadaşların bir kısmı kendini hala Türk olarak tanımlıyorsa, saygı duyarız.
Ancak şurası gerçek ki, bu genç kuşak Almanca ağırlıklı fakat arada Türkçe kelime ve deyimlerin de yer aldığı garip bir dil konuşuyor.
Almanların onları ne kadar anlayabildiğini bilemem (arada Türkçe'ye benzer şeyler konuşuyorlar çünkü) ama Türkiye'de yaşayan 'sade vatandaşların' (mesela benim) onları anlamakta sıkıntı çektiği kesin.
Anadil ile düşünce arasında karşılıklı etkileşim olduğunu bilirsiniz.
Düşündüğünüzü doğru ifade edemediğiniz durumda, yavaş yavaş 'düşünme' sınırlarınız da daralır.
Sonuçta İstanbul'da yaşayan Alper, Hamburg'da yaşayan Christian'la rahatça anlaşabilmekte AMA NE YAZIK Kİ Christian'ın Hamburg'daki Türk komşusu Hayri ile aynı rahatlıkta bir dialog geliştirememektedir. (Kusuruna bakmayın!)
Almancı Türklerin (ya da Türk asıllı Almanların, diyelim) yaptığı film, hele de Almanya'daki Türklerin hayatını anlatıyorsa (sanki başka bir şey anlatabilirmiş gibi?) eklektik ve havada kalmaya mahkum oluyor.
Almancı ve muhafazakar bir ailenin kızı Sibel, kendi hayatını özgürce yaşamak için anlaşmalı bir evlilik yapar. Eş olarak ise; intiharın eşiğinden dönmüş, kırklı yaşlarda bir başka Türk asıllı Almanı (Cahit) seçmiştir.
Başlangıçta her şey güzel gider, çiftimiz kendi hayatlarını yaşar.. Canları kimi canı çekerse onunla seks yaparlar.
Daha sonra 'nikahın kerameti' kendini gösterir ve çiftimizin kafaları karışır.
(En 'mantıklı' evlilik bile en akıllı/mantıklı insanların aklını nasıl alır ve insanı nasıl katil eder? Bu filmde 'apaçık' görünüyor hepsi)
Kıskançlık uğruna elini kana bulayan Cahit'in ve fırlama Sibel'in hayatları ebediyyen kayar.
Esas oğlan hapse düşerken, ailesinin şerrinden kaçan esas kız İstanbul'a gelir.
Oysa İstanbul'da Sibel'i bekleyen kader daha kötüdür: Bir bar sahibi tarafından barın ortasında düzülecek ve tabii buna ÇOK üzülecektir. Akabinde Tarlabaşı'nda bıçkın delikanlılara kafa tutan 'delikanlı' kızımız bir de döşünden bıçaklanacaktır.
Nihayetinde 'aşkın galip geleceğini' ve birbirini seven çiftimizin kavuşacağını zanneden seyirci, filmin sonunda kıçüstü oturur.
Sibel sevdiği adamı -ki üstelik resmi nikahlı kocasıdır- yüzüstü bırakır!
Cahit de tutar Mersin'e gider...
Burada yönetmen "Eller gider Mersin'e fakat Cahit gitmez tersine.. İlla ki o da gidecek Mersin'e.." der gibidir sanki.
(Bu da, 1968 yapımı 'Aşka Tövbe' filminin sonunda, Kartal Tibet'i trenden indirip, onun yerine ve tamamen kel alaka bir şekilde trene binip İzmir'e giden Önder Somer'i hatırlattı bana)
Mutlu aşk yoktur, zaten biliyorduk.
Aşk evliliği olması şart değil, mantık evliliği de olur? Alman veya Türk farketmez!
Cevap: Hah haaa! Soruya bak, hizaya gel... İlaç istiyorsan aspirin iç!
Sosyolojik vaka çalışması olarak ilginç örnekler sunduğunu itiraf etmem gerekir, ama estetik olarak muhataralı hikayelerdir.
Gegen Die Wand, bir Alman filmiyse... Eğer bu filmi Türk-Alman ortak yapımı diye düşünürsek, durum daha iyiye gitmiyor aslında.
Yoksa yönetmen Fatih Akın, ikide bir bu fasıl heyetini seyircinin karşısına dikerek, filmde bahsedilen olayların 'Türklerle' ilgili olduğuna bizi tekrar tekrar inandırmaya mı çalışıyor? Demek Almanya'daki 'Türk asıllıların' okumuş yazmış olanları da Türkiye'ye 'oryantalist' bakmaya başlamışlar, ha? Boğaz, rakı, şiş kebap, alaturka fasıl?
Filmden aklıma takılanlar şunlar:
Bu arada, yönetmen Fatih Akın'ı 'kahkahalarla güldüğüm' iki sahne için tebrik ederim: 1- Sibel'in Meltem Cumbul'a "İşe git, eve gel.. Başka bir bok bilmiyorsun. Kocan seni o yüzden boşadı zaten.." deyip tokadı yemesi. 2- Meltem Cumbul'un yıllar sonra Cahit'le karşılaştığında, "Nasılsın?" sorusu üzerine "Hala bekarım" demesi. (Yönetmen Fatih Akın, böylece kariyer sahibi şehirli Türk kadınına da nanik yapmakta..) Filmi seyrederken, Sibel Kekilli'nin porno kariyerini dikkate almadım.
Sibel Kekilli'nin porno kariyeri etik olarak bana ters gelmiyor.
Ama kardeşim, dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz işte:
Türklerin porno ve korku filmi çevirmekteki beceriksizliklerinin sosyo-psikolojik nedenlerini bir kenara bırakalım ve Sezar'ın hakkını Sezar'a verelim:
Bunun kabahatini -filmdeki ifadeyle- 'inek gibi yalayan' erkeklere atmak da, biraz işin kolayına kaçmak olmuyor mu? 1990 yazında Bielefeld'te bindiğim tenha bir belediye otobüsünün penceresinden dışarıları seyrederken, arka koltuklarda oturmakta olan 17-18 yaşlarındaki üç Türk kızının bağıra çağıra konuşmalarını dinlemek zorunda kalmıştım. Besbelli, otobüste Türkçe bilen bir başka insan olduğunu akıllarına getirmemişlerdi. Yoksa o yaşlarda bir genç kızın, belediye otobüsünde bağıra çağıra 'erkek eşeğin cinsel organıyla ne yapmak istediğini' anlatacağını sanmıyorum. (Konuşma şöyle gelişmişti: Birisi diğerine "N'öörüyon?" diye sordu. Beriki de "Eşeğin ...ini örüyom!" diye cevap verdi. Gülüştüler. Sonra da ilk soruyu soran "Nasıl örüyon eşeğin ..kini?" diye konuyu biraz derinleştirdi. Bunun üzerine cevval Türk kızı, Bielefeld'ten Enger istikametine gitmekte olan otobüsün arka koltuğunda enteresan bir kaç cümle kurdu. Tarih Ağustos 1990. Daha fazla detaya girmeyelim, müsaadenizle...) Hayal gücü o kadar geniş bir nesil, on dört yıldan beri ancak bu kadar mı yol alabildi Almanya'da? Porno filminde rol almak ama hala herhangi bir Alman kadınından daha kötü seks yapmak? Hadi buna bir ALTIN AYI verelim... |