Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
Bazen arkadaşlarım bana sorar "Nasıl yazıyorsun?".
Yazı yazmaya karar verdikten sonra karşılaşılan en çetrefilli sorunun konu bulmak olduğunu, bu işe kalkışmış herkes az çok bilir. Bir de, hergün bir ya da birkaç yazı üretmek zorunda kalan köşe yazarlarının ve hatta roman veya öykü yazarlarının neler yaşamakta olduğunu tahmin edin.
Peki, 'yazma' eyleminin psikologlar tarafından incelenmeyi gerektirecek denli bir anksiyete (korku, endişe) haline dönüştüğünü hiç düşünmüş müydünüz?
Mart 2001'de New York'ta Uluslararası Yazar Anksiyetesi Sempozyumu düzenlendi.
Meselenin başlangıcı, Pulitzer ödüllü yazar Louise Gluck'ın "yazılarına başlamaya yakın şiddetli bir anksiyeteye kapıldığını ve yazının bassılmasına dek içinden atamadığı bir korku halini" yakın arkadaşlarına tarif etmesiyle başladı.
Sonra Amerikan Ulusal Kitap Ödülü sahibi, ünlü biyografi yazarı Judith Thurman'ın 'yazar olmanın getirdiği anksiyete hissi' konusunda hiç hazırlanmadan saatlerce konuşabileceğini belirterek, yazılarını hazırlarken vücudunda gerilmedik tek bir sinirinin kalmadığını hissettiğini itiraf etmesiyle konumuz iyice popüler hale geldi.
Ardından Anne Roiphe ve Lucy Grealy gibi yazarlar da olaya eklenince iş psikoanalistlere götürüldü.
Onlar da muhtemelen meslek hayatları boyunca ilk kez "Bizim şöyle bir rahatsızlığımız var.." diyerek ayaklarına kadar gelen bir hasta grubunu elbette ki geri çevirecek değildiler.
Dr.Donna Bassin önderliğinde ve Psikoanalitik Eğitim ve Araştırma Enstitüsü kontrolünde düzenlenen ilk sempozyumun da temelleri de böylece atılmış oldu.
Toplantıda belli bir gündemin baştan belirlenmemişti. Önce katılımcı analistler "yazarken kendi hissettiklerini ve yaşadıklarını" anlatmışlar ve izleyiciler önünde irdelemişler. Herkes de kendine bundan bir pay çıkarmış. Sonra da izleyiciler anlatmış, doktorlar dinlemiş.
İlk sempozyuma katılanlar genelde bayan yazarlar olsa da Dr. Bassin "Aslında bilimsel temelde tüm yaratıcı insanların korku ve endişelerinin olduğuna inandığını ve yılın ikinci yarısında düzenlenecek toplantıya erkekleri de davet ettiğini" belirtmek zorunda kalmış.
Zaten New York Üniversitesi'nden Dr.Slochower yazarların eylemin herhangi bir aşamasında korku veya endişeye kapılabileceğini; kadınların genellikle ortaya attıkları fikirlerin 'geçerliliği', erkeklerin ise 'rekabet gücü' hakkında sıkıntı yaşadıklarını saptamış.
İkinci aşamadaki anksiyete ise yazının okuyuculara sunulmasıyla şekilleniyormuş. Yani bu kez yazarlar, yazdıklarına karşı büyük bir eleştiri ve tepki yükselirse diye korkuya kapılmaktalar.
Çünkü psikoanalistlere göre: Yazmak geleceğe ve dolayısıyla bilinmeyene doğru bir yönelim.
Anksiyete ise kişinin sürekli kendine sorduğu "Ben ne olacağım?" sorusunun bir ürünü. Okuyucular ise bir nevi çocuk bakıcısı rolünün devamı, yani sorun hep aynı: Beğenilme içgüdüsü!
Tıbbi yayınlarda yazarlar veya genel olarak sanatçılardan bahsedildiğinde zaten sürekli bir eleştirilme korkusu saptanıyor. Tabii Freud'a sorsanız konuyu hemen kuvvetli annenin baskısına getirecek.
Ayrıntılara girmek biraz fazlaca ukalalık olacak. Şu kadarını söyleyelim ki psikiyatride kavram olarak 'yazarın bloke olması'; yani yazacak bir şey bulamaması, yazıya nereden ve nasıl başlayacağını bilememesi durumu eskiden beri ele alınır, çeşitli tedavi yöntemleri önerilir.
Zaten iş ruhsal boyuta girince, ülkemizde yazmayi 'dümen'ine uyduran onlarca 'abla'lar ve uzmanlar var.
Tabii kalkıp "Ne yazarı kardeşim? Bütün millet topyekün anksiyete mağduru olmuş zaten.." de diyebilirsiniz. Vallahi siz de haklısınız...
|