Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
BANA ŞANS DİLE
Türk sineması hakkında yıllardır bir sürü şey söylenir durur. Türk filmi dendiğinde sinematografik açıdan genelde yerlerde sürünen bir şeyler akla gelir. Bunu kanıksadık artık.
Arada bir ödül alan Türk filmleri de var, biliyorum. Ama bu filmler 'Türkiye'nin ne kadar geri ve zalim bir ülke olduğunu gösterdiği' ölçüde, Avrupalılar tarafından 'ideolojik ve politik' amaçlı olarak ödüllendirilir. Orada sinematografik ve sanatsal anlamda bir değerlendirme söz konusu değildir.
7 yaşındaki çocuğunuzun rol aldığı piyesi veya folklor oyununu nasıl da ilgiyle ve beğenerek seyredersiniz, değil mi? Aslında sergilenen şeyin sanatsal bir değeri olmadığını bilirsiniz ama bir çocuk piyesinde sanatsal ve estetik değer aramak kimsenin aklına gelmez. Türk sineması da aynen böyle olagelmiştir işte.
Internet çağındayız artık. Dünyanın değişik yerlerindeki sinemaseverlerle tartışabileceğniz, bilgi alışverişinde bulunabileceğiniz forumlar var.
Dünyanın herhangi bir yerinde yapılmış bir filmi yalnızca seyretmekle kalmıyor, tabir caizse ıcığını cıcığını çıkararak tartışıyorsunuz dünyanın dört bir yanındaki sinemaseverlerle.
Yeşilçam melodramlarını geride bırakalı çok oldu. (Gerekirse o konuya tekrar tekrar döneriz.. Her bir filmi kare kare irdeleriz, ayrı konu)
Ama artık 1970'li yıllada çektiğiniz bir filmi -Türkçe bilmeyen- Amerikalılar izleyip angi filmden 'esinlendiğini' tespit edip ağır eleştirilerde bulunabiliyorlar.
The Wave Magazine adlı sitede Seanbaby takma adını kullanan yazarın Türk sineması hakkında yazdığı yazıları bir Türk olarak yüzüm kızararak okudum.
Mesela bkz. http://www.thewavemag.com/pagegen.php?22477 http://www.thewavemag.com/pagegen.php?22646 http://www.thewavemag.com/pagegen.php?22122 Yazılardaki üslubu bir kenara bırakırsak farkediyoruz ki adamların asıl dile getirdikleri şey, özgün eserlerin ve fikirlerin nasıl bu kadar pervasızca taklit edilebildiği, aşırılabildiği ve bu taklit ve aşırmalardan sonra ortaya çıkan ucubelerin sinema filmi olarak nasıl da zavallı göründüğü... "Taklit etmeye cüret ediyorsunuz, bari kaliteli bir taklit yapın ki kabahatinizi katmerlendirmeyin!" demeye getiriyorlar... Adamların farkedemediği kim bilir daha neler var! Mesela Emrah'ın oynadığı 'Sensiz Olmaz' filminin de Tom Cruise'un oynadığı 'Cocktail' filminin BERBAT bir kopyası olduğunu hatırlıyorum. Bugünkü şartlarda bir filmin prodüksiyonu korkunç maliyetler gerektiriyor. O nedenle 'film yapmak' için ortaya atılma 'cesaretini' göstermiş yapımcıları takdir etmeliyiz. İyi de.. Madem bu kadar paralar döküp teknik imkanların ve aletlerin en iyisinden yararlanmayı amaçlıyorsunuz, aynı özeni 'özgün senaryo' bulmaya da göstersenize, film yapımcısı arkadaşlar? Türk sinemasının kalite standardındaki düşüklüğe alıştık artık. Ama Türk sinemacısının 'arakçılıkla' suçlanması da en başta sinemacıları rahatsız etmeli. Türkiye'de Fikir ve Sanat Eserleri Mülkiyeti ve Telif Haklarına genel bir duyarsızlığımız olduğu ortada. "Amaan, elin oğlu bir senaryo yazdıysa ne olmuş yani? Ucundan berisinden biraz alıversek fena mı olur?" Olmuyor işte! Başka türlü olsa, mesela Yunanlılar bizim Karagöz'ümüzü, yok efendim tahin helvamızı, döner kebabımızı aşırıp sanki kendi icatlarıymış gibi dünyaya lanse edince kızıyoruz. Ama elalemin özgün senaryolarını, hatta kendi filmlerinde kullandıkları bazı çekimleri aşırmakta beis görmüyoruz. Muhtemelen aradaki bağlantıyı bile farketmiyoruz. Bu satırları okuyanlar arasında bile "Yaa ne ilgisi var? Helva ile film senaryosu aynı şey mi? Birisinin masrafı var, ötekini adamın biri uydurup uydurup yazıyor işte.. Maliyeti sıfır.." diyecek olanlar vardır mutlaka. (Halbuki yaratıcı bir yazara yapılabilecek ne büyük bir hakaret bu) Adamlar 'fikri mülkiyet ve telif haklarına' saygı duydukları, entellektüel değerlerine sahip çıktıkları, beyinsel üretime önem verdikleri ve 'düşünen ve yaratıcı' insanlarını destekledikleri için Mars'a araç gönderip oradan çektikleri resimleri dünyaya gönderebiliyor veya kansere çare buluyorlar. Düşünceye ve yaratıcılığa prim vermeyen, dahası bu kavramları 'takmayan' Türkiye'nin hal-i pür melali ortada... Ben eski kafalı bir sinema izleyicisiyim. İyi bir filmin her şeyden önce sağlam (ve tercihan iyi) bir öyküye, tutarlı bir senaryoya dayanması gerektiğine inanırım. Özel efektler, oyunculuk performansı vs. vs. ancak bu temelin üstüne inşaa edilebilir. İyi film ne demektir? Mesela Sinan Çetin'in filmleri de ARAKLAMACI SİNEMACILIK tarzının güzel örnekleridir. Hadi Bay E filminin senaryosunun, Jonathan Mostow'ın (Kurt Russell'ın başrolünü oynadığı) Breakdown filminin senaryosuna çok benzemesi tesadüf(!) olsun. Ama yapımcılığını Sinan Çetin'in yaptığı OKUL filminin öyküsünün Hangman's Curse filminin öyküsüne benzemesi de mi tesadüf? Bu kadar tesadüfün üstüste gelmesi de NE TESADÜF? Pardon, BANA ŞANS DİLE adlı filmden bahsedecektim değil mi? IMDB'ye baktığımızda ne görüyoruz? Bkz. http://imdb.com/title/tt0449832/usercomments-1 adresinde dikkatli bir sinema seyircisinin yorumunu okuyoruz:
Bu öykü Türkçe'de 1982 yılında 'Kuşku Mevsimi' (Different Seasons) adıyla basılan kitapta yer alıyor.
Peki Türk seyircisi olarak biz bu Türk sinemasına müstehak mıyız? Onun cevabını da siz verin! |