![]() ![]() AŞÇILIK ÖLÜYOR MU?
Bugünlerde biraz efkarlıyım, sevgili okurlar. Neden derseniz, valla geçen gün aklıma geldi, bizim meslek ölüyor galiba. Bakın neden?
Ben mesleğe Hikmet Usta'nın yanında çırak olarak başladım. Sirkeci'de bir esnaf lokantası işletirdi. Tabii o zamanlar şimdiki gibi lüks lokantalar, fast-food falan yok. Pek çok kişi öğle emeklerini sefer tası içinde evlerinden getirirdi işyerine. Öğlen de ısıtıp yerdi. O olmazsa, veya öğle yemeğine misafir gelmişse, Bolkepçe Hikmet Usta'nın esnaf lokantasına gelirlerdi. Herkes birbirine nazik davranır, hal-hatır sorulurdu. Herkes herkesin adını bilir, selamlaşılırdı.
Şimdiki gibi "yemek fabrikaları" kurulup işyerlerine yüzlerce porsiyonluk tabldot servisi yapılacağını, çünkü yüzlerce kişinin işyerlerinde böyle yemek servisi yapılması gerektiğini söyleseniz, kimse size inanmazdı.
Yemek hiç fabrika usulü pişirilir mi? Nerde bunun el emeği, göz nuru? Yaptığınız yemekleri afiyetle yiyen insanlarla gözgöze gelemiyorsanız, onlara "Afiyet olsun" diyemiyorsanız, onlar da size dönüp "Eline sağlık, Hamdullah Usta.." diyemiyorsa, bu yaptığınız aşçılık mı şimdi?
Akvaryum balıklarına yem mi atıyorsunuz, yoksa insanların karınlarını doyurup hayır dualarını mı alıyorsunuz? Bakın burası çok önemli, yemek sevgiyle hazırlanır. Tuzu biberi tencereye atıp kaynatmakla aşçı olunmaz..
Tamam, ne diyeceğinizi biliyorum ben.. Yüzlerce kişi başka türlü nasıl doyurulacak? Eh, akşam eve dönerken de dondurulmuş yemeklerden alıp evde ısıtıyorsunuz. Eh iyi de, nerede yemek pişirme zevki?
İşte bu yüzden efkarlanıyorum ya.. Aşçıbaşı deyince artık herkes lüks lokantaların, lüks otellerin süslü bebeklerini anlıyor. Neymiş? Büyük Şef Antuan size Fransız mutfağından, konyakla ısıtılmış asparagus sosuyla bezenmiş kaz ciğeri verecekmiş de... yanında hangi şarabı içeceğinizi de söyleyecekmiş. Yahu benim insanım bundan ne anlar? Sen bir kurufasulyeyi layıkıyla pişirip koyabiliyor musun benim insanımın önüne? Onu anlat hele...
Sonra da gelsin diyetisyenler, kerameti kendinden menkul beslenme uzmanları lak lak etsin: "Beslenme alışkanlıklarımız bozuldu, sağlığımızı kaybediyoruz. Aman şişmanlıyorsunuz, kalbinize dikkat, tansiyonunuz çıkıyor.." vs. A benim cancağızım, ya ne olacaktı?
Hanımlar, size diyorum: Bir erkeğin kalbine giden yol hala midesinden geçiyor.. Gözünüzü seveyim, bu lafıma kulak verin. Sevgiyle hazırlanmış yemek kadar sağlıklı ve besleyici bir şey yoktur!
Neyse, lafı dağıtmayalım daha fazla. Sabah kahvaltı etmeden evden çıkıyorsunuz, işyerinize girerken bir poğaça alıp çayın yanında götürüyorsunuz, biliyorum. İşte size iki poğaça tarifi vereyim bari. Belki bir pazar sabahı, sevdiğiniz birine elceğizinizle kahvaltı hazırlayacak olursunuz. O zaman işinize yarar, belki bana hayır duası edersiniz....
Malzemeler: Hazırlanışı:
Yoğurt, tuz, mahlep, tozşeker, un, kabartma tozu ve margarini kulak memesi kıvamına gelene dek yoğurun.
Düzgün bir hamur elde edince ceviz büyüklüğünde parçalar koparıp elinizle yuvarlayın.
Fırın tepsisini yağlayıp hazırladığınız poğaçaları dizin.
Yumurta sarısını çırpıp üzerlerine sürün.
Susam serpin ve önceden ısıtılmış 200 dereceye ayarlı fırında pembeleşene dek pişirin.
Ilık olarak servis yapın.
Malzemeler: Hazırlanışı:
Bir kaba biraz un katarak ortası yuvarlak olarak açın ve sırayla maya (elinizle biraz ufalayın), şeker, tuz, yumurtanın akı, süt ve yağ katıp hamur yoğurun.
yarım saat ılık bir yerde dinlenmeye bırakın. Hamuru açtıktan sonra bıçakla üçgen haline getirin.
Hazırladığınız iç malzemeyi koyun ve kapatın. Yağlanmış tepsiye yerleştirin ve üzerine yumurta sarısı sürerek önceden ısıtılmış 180 derece fırında pişirin. İsterseniz üzerine pasta süsleri serpebilirsiniz.
Afiyet olsun!
|