Mağduru oynamak, bizim ahalinin sıklıkla başvurduğu bir hiledir.
Her türlü kusur ve kabahatinizi bu şekilde örtebilirsiniz.
Çünkü bu topraklarda herkes bilir ki haklı veya haksız olmanın pek bir önemi yoktur ahalinin indinde...
Ve gene herkes bilir ki millet genelde balık hafızasına sahiptir, herşeyi kolay unutur.
Bizatihi ahalinin malına el atmadığınız sürece, "Haksızlığa uğramış" bir görüntü vermeniz popüler destek kazanmanız için yeterli olacaktır.
(Bu değerli bilgilerin rafine edilip bizlere ulaştırılmasında katkıları bulunan değerli üstatlar Niccolo Machiavelli ile İbn-i Haldun'a teşekkürlerimizi iletelim buradan)
Bir alçak, bir hırsız, bir yalancı, bir ırz düşmanı olabilirsiniz. Hiç dert değil! Bütün bunların "düşmanlarınızın size attığı iftiralar" olduğunu yeterince inandırıcı bir şekilde işleyebilirseniz, neler başarabileceğinize kendiniz de şaşacaksınız.
(Bu konuda eşsiz bir külliyat sunmuş olan Neyzen Tevfik üstada da şükranlarımızı iletelim bu vesileyle..)
Mesela şiir okurken hüngür hüngür ağlayıp
"Bize çok zulmettiler ama boyun eğmedik. Sizlerin sevgisi bizi hep ayakta tuttu..." gibi histerik bir söylem tutturarak meclis başkanı, tarikat/cemaat lideri hatta İslami TV kanallarında program yapımcısı olarak süper kariyerlere imza atabilirsiniz.
(Söz ,tutum ve davranışlarıyla bu tarzın en güzel örneklerini bize gösteren, bu sayede aklımızı ve dimağımızı dumura uğratan ancak "şekil üzerinde göstere göstere" bu işin en iyi nasıl yapılacağını bize açıklayan islamcı camiaya da teşekkürlerimizi iletelim bu vesileyle.
Kendileri fıkıh ve felsefeyi bilmiyor olsalar da, 'Hayat bilgisi' dersinde bizlere çok yardımcı oldular. Genel kültürümüze büyük katkıları oldu.
Albert Camus'nün Bir Alman Dosta Mektuplar - IV adlı eserini kaleme alırken neler hissettiğini şu dakika itibarıyla tam olarak anlamış vaziyetteyim. Bu notu da düşmek istedim işte buraya...)
Bu arkadaşlara "Size zulmedenlerden iki tanesinin ismini verebilir misiniz?" diye bir soru soracak olursanız, Don Kişot ve yeldeğirmenleri, tavşan ve dağ gibi bir bağıntıyla karşılaşmanız büyük olasılıktır.
Kimisi de bu duruma "Kedi kıçını görmüş, yaram var sanmış" diyecektir.
"Mağduru oynamak" şeklinde açıklamaya çalıştığım üçkağıtçılık numarasının en ince noktası da budur ya zaten...
Hayali zalimler ve hayal ürünü haksızlık öyküleri bir araya getirilmedikten sonra hayal ürünü mağduriyet öyküleri nasıl uydurulabilirdi?
"Bir zamanlar kapından kovduğun fakir ama gururlu bir genç vardı" tiradına bizim millet bayılmaktadır. Gerçek budur!
O tiradı attıran şahsın hangi noktadan itibaren 'gururlu bir genç olmaktan çıkıp zübüklüğe soyunduğunu bilir misiniz peki?
O noktanın hangi nokta olduğunu zaten bildiğini zanneden çok kişi, bizzat kendilerinin palyaçoya döndüğünü görememişlerdir.
Siyasi analiz ve Türk seçmeninin sağduyusu vs vs diyerek kafanızı bin bir türlü saçmalıkla dolduracak değilim. Ne de olsa bu yazıyı 'anlayarak okuyan' siz güzel insanların, genel Türkiye ortalamasından daha zeki ve akıllı olduğunu belli. Bu köşede numara yapmak veya palavra sıkmak kimseye fayda sağlamaz.
Ancak ilerki yıllarda bu yazıyı okuyacak araştırmacı ve gençlere şu notları aktarmak isterim:
Bir tarihte Türkiye'de Genç Parti diye bir siyasi parti vardı.
(Bir zamanlar kapından kovduğun fakir ve gururlu bir genç diye hatırlayın bunu)
Aziz Nesin'in Zübük adlı eserinde anlatılanlar 40 küsur yıl aradan sonra copy-paste yapılarak tekrar önümüze konmuştu adeta.
(Söz konusu eser aynı adla sinemaya da aktarılmış ve başrolünü Kemal Sunal oynamıştı)
Milleti aptal yerine koymak, şantaj ve tehditle iş görmek, sahip olduğunuz medya ve telekomünikasyon şirketlerini hile ve şantaj aracına çevirmek ve akla gelebilen her türlü yolsuzluğu yapmak konularında çok kötü bir siciliniz olduğunu varsayalım.
Buna rağmen, 2002 yılında seçimlere girerek % 7.5 oranında oy almanız mümkündür.
(Bu bilgiyi bize sağlayan insanlara teşekkür etmek hiç içimden gelmiyor, kusura bakmayın)
Hatta ilerici, zeki ve güzel insanların kenti İzmir'den %17'nin üstünde bir oranla oy toplamanız da mümkün olabiliyor öyle durumlarda.
(İzmir halkının Türk siyasi tarihine geçen bu esprisi(?) nedeniyle İzmirlilere ne gibi bir laf etmemiz gerektiği hususunda şu an aklım karışık biraz. Geçelim)
2002 genel seçimlerinden beş yıl sonra gene 'fakir ama gururlu bir genç' rolüne soyunmuş bir şahıs, rol yapmak işini yalan söylemek işiyle harmanlayınca eşekten düşmüşe döndü.
Neden peki?
'Mağduru oynamak' konusunun ordinaryüsleri karşısında 'mağduru oynamak' sökmez. Tereciye tere satmak denir ona.
"Ben garibanların temsilcisiyim...
Laikliğin bu son kalesini yıkamayacaksınız" diye haykırmak suretiyle medyamızın bazı safoş yorumcularını kandırabilirsiniz.
Ama bu sefer seçim mitinglerde pilav ve ayran dağıtmadığınız için halkımızı kandıramazsınız! Giresun'da yuhalanma, Adana'da yumruklanma olaylarının arkaplanı budur...
Hayat bilgisi dersinde bu konuyu da öğrendiğimize göre artık yeni üniteye geçebiliriz sevgili çocuklarım. Siz lütfen öğretmeninizi dikkatle izlemeye devam edin.