![]()
Tamam dedik yahu, madem Büyükada'nın hastasıyız, o halde en büyük adaya niye gitmeyelim? İstikamet Gökçeada!
Bu fikre varana kadar kaç kadeh ve kaç saatlik muhabbet geçtiğini hatırlamıyorum.
Haritaya bir bakınca farkettim ki, Gökçeada aynı zamanda Türkiye'nin en batı ucuydu ve adanın en batısına kadar gidip güneş batışını seyretmek 'özgürlük ve maceranın' gerçek tadı olabilirdi. (Bak bu son fikir benimdi, iyi hatırlıyorum.)
Şurada ne kaldı Marduk gezegeninin gelip dünyaya çarpmasına?
![]() Gökçeada'nın, kalabalıklardan kaçıp huzuru ve nirvanayı arayanlar için ideal bir yer olduğunu söylemeliyim. Aslında fazla reklam yapmak da istemem! Orası da keşfedilirse bir dahaki gidişimde o fiyatlara balık yiyip şarap içememek riski var çünkü. Sokakları dolduracak arsız turist güruhu da huzurumu bozar üstüne üstlük! Kimseye aktarmamanız ricasıyla anlatıyorum size bunları. Lütfen yaymayalım etrafa... İstanbul'dan yola çıkmışsanız, Tekirdağ-Malkara-Keşan-Gelibolu güzergahını izleyip, Eceabat'a varmanıza dakikalar kala sağa kıvrılıyorsunuz. Kabatepe diyorlar oraya. Gökçeada'ya kalkan arabalı vapur iskelesi. Sonrası bir saat kırk beş dakikalık bir deniz yolculuğu. Ve eğer siz de adanın en batısındaki Uğurlu köyüne gitmeye niyetlenmişseniz, Kuzulimanı'nda adaya çıktıktan sonra 30 km. daha yolunuz var demektir.
Adaya ayak bastığınızda ise Gökçeada belediyesinin midibüsleri sizi adanın neresine istiyorsanız götürmek için bekliyor olacak. Daha ne istiyorsunuz bilmem ki? Otobüsle gidecekseniz, bileti alırken sorun: "Molayı Namık Kemal tesislerinde mi veriyorsunuz?"
Tekirdağ - Malkara arasında NAMIK KEMAL tesisleri var ki anlatmak yetmez, illa görmek lazım! Tesislerde bir de NAMIK KEMAL heykeli bulunuyor.(Yaa, önüne gelene Namık Kemal fıkrası anlatmakla iş bitiyor mu sanırsınız?) Leman dergisinde Güneri İçoğlu 'Dumur Detayı' olarak iki defa bahsetmişti bu heykelden ve tesislerden. Hakikaten de Güneri İçoğlu'nun yazdığı gibi, grotesk bir heykel bu. Karikatüre benzemesi bir yana, elleri -hele sağ eli- kafası kadar büyük.
Ah evet.. Bu macerada benimle birlikte olan üç arkadaş daha vardı.
Kolay iş değildi yaptıkları: Saatler süren yol boyunca Fransızca şarkılar dinlemek zorunda kaldılar. Daha kötüsü, bu şarkıları benim de yüksek sesle söylemem ve yetmiyormuş gibi bir de şarkıların ne anlattığını açıklamamdı.
(Şarkıyı bilenler noterin karısını iyi tanırlar. Ama sonra ona ne olduğunu asla söylemem!) İşte bu kahraman ve cefakar üç arkadaşımı arabalı vapurda görüyorsunuz.
Adaya adım atınca tabelacılık yaptım gene... Maksat nereye vasıl olduğumuzu siz dostlara şekil üzerinde izah etmek! Arkadaşım Kemal (tüh, birinin kimliğini açık ettik işte) Barbo Şirin'den öğrendiği şekilde Gökçeada'nın nüfus rakkamını tashih ediyor, gördüğünüz gibi. Barbo Şirin'in konumuzla başkaca bir alakası yoktur. Kendisi Kumkapı'da seyyar müzisyenlik yapan esmer bir vatandaşımız olup Kemal'le derin bir muhabbeti olmuştur vakti zamanında... Sahile ayak basar basmaz adanın yerlileriyle karşılaştık! Şef Hotanto Mugambe dilimizi biraz biliyordu. "Beyaz adam hoş geldi. Ama bize ters yapmasın, aklını alırım.." dedi. Sonra da Rafet El Roman'dan bir şarkı mırıldanarak yanımızdan uzaklaştı. Takıntılı bir adamım ya.. Kafaya takmışım ya.. illa ki Türkiye'nin batıdaki en uç noktasına gideceğim. Uğurlu köyünden bir kaç kilometre daha uzakta İnceburun oluyor orası...
Yolun gerisini katırlarla devam etmeniz gerekecek. Efendim? Katır bulamazsanız ne mi olacak? Benim gibi yapacaksınız: Kendiniz çıkacaksınız. Tabanlara kuvvet!
Türkiye'nin en batı ucundaydım, bir an için en batıdaki bendim! Oturup bir pipo yaktım orada..
Tırmanmaya niyetliyseniz benim gibi tokyo terlik giymeyin. Hem tırmanması zor oluyor, hem de dikenler ve çalılar ayağınızı kesiyor. Orada güneş batırmanın bir riski de, karanlıkta dönüş yolu zor bulunuyor. Adanın kuzeydoğusundaki Kaleköy'den bakıldığında da şahane bir günbatımı seyretmek mümkün. Çay bahçesinin yanındaki büfeden evyapımı ada şarabınızı kapın, mendireğin batı yanındaki kayalıklara yayılın. Güneşi batırınca da derhal oradaki lokantalardan birine giriyorsunuz, afiyetle balığınızı yiyorsunuz. Hesap şaşırtıcı derecede ucuz geliyor.
29 Temmuz 2004 günü (dolunaya iki gün kala) Ay, Gökçeada'nın güneybatı yönünden saat 03:45'te sulara gömüldü, arkadaşlar. Kıpkırmızı bir renkteydi! Enfes bir manzaraydı! Resim kalitesi kötü olduğu için göremiyorsunuz ama elimde bir olta var. Uğurlu mendireğinde akşam üstü balık tutuyorum. (Dostum Sinan'a selamlar buradan) Kısmetime 'Dragonya' denen bir cins balık düştü. Rengarenk bir şeydi, ama yenmiyormuş! Bundan ne gibi bir mesaj çıkarmalıyım acaba?
Tamam, ben çenemi kısıyorum... |