| ![]() Yazara E.Mail Göndermek İçin TIK'layın
Eğitim konusu, her daim tartışılagelen ve; uzman olsun veya olmasın hemen herkesin üzerinde fikir belirttiği çok çetrefilli bir konudur.
Bertrand Russel'a soracak olursanız:
"İnsanlara açıkgöz veya erdemli olmayı nasıl öğreteceğimizi bilmesek de onlara rasyonel olmayı bir ölçüde öğretmeyi biliyoruz: Eğitimden sorunlu olanların her konuda uyguladıklarının tam tersini yapmak bunun için yeterlidir."
Çok radikal ve tam anlamıyla 'dikine yontan' bir önerme, değil mi? "İnsanlara ahlaklı olmayı okulda öğretmezsiniz. Onlara sadece 'akılcı davranmayı' öğretebilirsiniz, ama bunun için de eğitim sistemini ters yüz etmek gerek" demek istiyor.
İnsan 'öğrenmeyi' neden ister? İnsan 'ne' öğrenmek ister?
Friedrich Engels bir yazısında "Halkın pratik bir ihtiyacı, topluma yüz üniversitenin kazandıracağı gelişimden daha fazla gelişim kazandırır" demişti.
Demek ki neymiş? İnsanlarda uyanan MERAK duygusu eğer (toplumsal anlamda) ayıplama veya kınama gibi tepkilerle bastırılmazsa, ÖĞRENME İSTEĞİ'ni peşinden getirir. Soru sormaya ve soruların cevabını aramaya (öğrenmeye) başladığımızda eğer bir engellemeyle karşılaşmazsak, bir sonraki aşama 'ÖĞRENME ZEVKİ'ne varmak olacaktır herhalde.
Milli Eğitimden sorumlu bakan ve bürokratların konuya yaklaşımı nasıldır peki?
"Eğitimden sorumlu bürokratların gençlerin eğitilmesini arzuladıkları sanılmamalıdır. Tersine, onların sorunları, zihinsel yetenek kazandırılmaksızın sadece bilgi aktarmaktır. Eğitimin iki amacı olmalıdır: birincisi okuma-yazma, dilbilgisi, matematik gibi alanlarda kesin bilgiler vermek; ikincisi de kendi başlarına bilgi edinmeye ve sağlıklı değerlendirme yapmaya olanak veren zihinsel alışkanlıklar kazandırmaktır.
Sıradan insanların kendi başlarına düşünmeleri istenmez. Çünkü düşünen insanları yönetmek güçtür, yönetimde sorunlar çıkartırlar.
Bu doktrin, siyasal demokrasinin kabulünden sonra da çoğu kez bilinçdışında varlığını sürdürmüş ve bütün ulusal eğitim sistemlerinin temelini etkilemiştir.
Eğitimin, rasyonalizm ve düşünce özgürlüğünün önündeki başlıca engellerden biri olması gibi paradoksal bir durumla karşı karşıyayız."
diyor Bertrand Russel.
Dr.Laurence Peter Peter İlkesi (Peter's Principle, 1982) adlı kitabında, endüstri sonrası toplumun sosyal örgütlenmesini yer yer kara mizaha varan bir boyutta incelerken, tam da buna uygun bir durumu kendi yaşamından örnek vererek anlatmaktaydı.
Gerçekten de, eğitimden sorumlu bürokratların (ki bu tanımlama öğretmen ve okutmanlardan başlayıp, il Milli Eğitim Müdürlerine, oradan taa Milli Eğitim Bakanı'na kadar uzanan bir hiyerarşiyi kapsamaktadır) birinci önceliği 'Müfredatı uygulamak'tır. Kendi sicil amirlerine karşı sorumlulukları, gençlerin 'eğitiminin ve öğretiminin sağlanması'ndan önce 'kural ve yönetmeliklere uyulmasını' temin etmektir. Okulda disiplinin sağlanması, eğitim kalitesinin yükseltilmesinden daha yüksek önceliğe sahiptir.
Özel okullarda ise 'eğitim kalitesinin' gözetildiği ve öğretmen kadrosunun yüksek standartlara sahip olduğu vurgulanmakta ise de; bunun nedeni, öğrencilerin iyiliğini arzulamaktan ziyade, diğer özel okullarla rekabet edilebilmesi açısından velilerin gözünde prestij sağlama kaygısıdır.
Dersaneler mesela, yüksek puan tutturmuş öğrencilere "Bizim dersanemizde eğitim aldığını beyan edersen sana şu kadar para vereceğiz" gibi tekliflerde bulunurlar. Sonra da, kendi dersanelerinde eğitim almış öğrenciler arasından üniversiteyi (veya kolejleri) kazananların adını niye çarşaf çarşaf duvarlarına asarlar? "Biz diğerlerinden iyiyiz. Biz daha iyiyiz. Bizi tercih edin!" mesajını potansiyel 'müşterilerine' iletebilmek için.
Ve geldik Bertrand Russell'in eğitim konusunda en çarpıcı saptamalarına... (Özellikle üniversite eğitimi açısından Türkiye'deki duruma çok uygun düştüğünü sanıyorum)
"Rekabete dayalı günümüz toplumunda, genelde ana-babaların istediği, eğitimin kendisinin iyi olması değil, başkalarının eğitiminden daha iyi olmasıdır. Genel eğitim düzeyinin düşük olması bu işi kolaylaştırdığı için, meslek erbabı kişilerin (üst-orta sınıfların) işçi çocuklarına (yoksul kesimlerin çocuklarına) yüksek öğrenim olanakları sağlanmasına pek hevesli olmaları beklenemez. Ailesi ne denli yoksul olursa olsun eğer her isteyen tıp eğitimi görebilirse, bir yandan rekabetin artması bir yandan da sağlık düzeyinin yükselmesine bağlı olarak doktorların daha az kazanacakları ortadadır. Demek ki meslek sahibi kişi (orta-üst sınıf mensubu) eğer olağanüstü toplumsal duyarlılık sahibi değilse, kendi çocukları için istediği iyi şeylere toplumun büyük çoğunluğunun sahip olmasını istemez."
Örnekle açıklayacak olursak:
Bu durumda, üniversite eğitiminin kalitesi aslında kimin umurunda? Konuyla ilgili olanlar (öğrenciler ve veliler) sadece ve sadece 'üniversiteye girebilmek' konusuna odaklanmış durumdalar. Çünkü üniversite eğitimin kalitesi ne olursa olsun, üniversite diplomasının 'yüksek gelir kapısı' olduğuna dair yaygın bir inanca sahipler.
Sorun bununla da bitmiyor. Mesela bir takım sorumsuz politikacılar
Burada gene Laurence Peter'in bir yazdıkları geliyor aklıma:
Hadi bunu yaptık diyelim: Yükseköğrenimin (ülkemizde zaten pek yüksek olmayan) kalitesini düşürmeden üniversite sayısını arttırmış olalım... Daha fazla sayıda doktor, daha fazla sayıda mühendis, daha fazla sayıda iktisatçı vs. ürettik. Ee?
Gene başladığımız yere dönüyoruz: İnsan gücü arzı, talepten daha fazla olduğu için gene rekabet yasaları işlemeye başlayacak. Sonuçta toplum içindeki bireysel rekabet, eğitim konusunda yeni bir boyuta taşınmış olacak yalnızca...
|