Rahmetli Orhan Kemal üç otuz paraya tefrika romanlar yazardı gazetelere. Geçinmek için mecburdu çünkü. Yalnız o mu?
Edebiyatçı da, yazar da insandır sonuçta.. Geçimini temin etmeye mecburdur. Hele hele sadece ve sadece yazdıklarıyla hayatını kazanmak zorunda olmak çok müşkül bir azaptır.
Peki edebiyat büsbütün piyasa kurallarının insafına terkedilirse ne olur?
İşte orası biraz karışık...
Yayıncılık geniş ve pahalı bir endüstri haline geldi bugün. Bu endüstrinin çarklarına tabi olmadan geniş okur kitlelerine ulaşmak neredeyse imkansız.
Gelgelelim iş bu kadarla kalmıyor. Okur kitleleri 'tüketici' kıvamına geleli beri (yoksa getirileli beri mi demeliyim?) talebe yönelik üretim yapılması gündeme geldi. Ekonominin temel yasalarından biri bu. Eğer edebiyat ürünlerini de 'tüketime yönelik meta' olarak görüyorsanız, bu durum size son derece normal gelir ve sizi rahatsız etmesi beklenmez.
Ama beni rahatsız ediyor!
Yazarın geçinmek için para kazanma hakkını reddecek değilim elbette. Fakat yazar dediğin kişi evvelemirde kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla meselesi olan kişidir. Bağımsız bir konumda olması, amiyane tabirle 'kimseye eyvallahının olmaması' gerekir. Böylece elverir ki derdini dürüstçe ortaya koyabilsin ve okurları da onun samimiyetine inanabilsin. Yazarlığın ahlakı ve namusu bunu gerektirir. Ve okunmaya değecek bir şeyler ancak bu sayede yazılabilir.
Peki piyasa mekanizmaları işin içine girince ne oluyor?
Yayıncılar, kendilerince haklı ticari kaygılar nedeniyle, piyasada yeteri kadar talep görmeyeceğini düşündükleri eserleri yayınlamayı reddediyorlar.
İşin bir de öteki yönü var ki orası daha mühim: Yayınevleri ve medya arasındaki sıkı ve organik bağlar neticesinde bir de okurun manipüle edilmesi söz konusu.
Hangi kitap okunur, hangi kitap okunmaya değmez? İşte bunu empoze ediyorlar. Gazetelerin kültür-sanat ekleri, yeni çıkan kitapların tanıtımı, en çok satanlar listesi vs. vs. hep bu manipülasyonun araçları oluyor. Televizyonlardaki edebiyat söyleşileri, tanıtım amaçlı söyleşiler de bu işin reklam yönünü oluşturuyor ki, işte orada lobicilik, rant paylaşımı ve gizli sansürler devreye giriyor.
Önce 'tüketici' kategorisine indirgenen ve sonra da 'neyi tüketmesi gerektiği' kendisine empoze edilen bir okur kitlesi oluşturulup, sonra da yazarlara "Okur böyle istiyor" denerek 'sipariş' kitaplar yazdırılır oldu.
Bütün bunların sonucunda, yazarlık namusu ve dürüstlüğünü koruyarak ve saygın bir duruş sergileyerek 'kendi fikirlerini'ortaya koyması gereken yazar da, imalat bandında mal üreten bir ustabaşı mahiyetine bürünüyor.
Sun'i oluşturulmuş bir talebe yönelik hazır kesim imalat yani...
Konfeksiyon için belki uygun olabilecek bu formül; edebiyatı kurutur, köreltir, kalitesini düşürür, kimliğini örseler. Neticede 'insanın hayatı ve insanları anlama ve anlatma çabası' olarak (ve Attila İlhan'ın deyimiyle 'hayat bilgisine dahil olan') edebiyat gider ve yerine ruhsuz bir tüketim metası gelir.
Halk içinde söylenegelen 'piyasaya düşmek' deyimi de bunu ifade etmiyor mu? Orta malı olmuş, kişiliğini ve kalitesini yitirmiş anlamında yani?
Kapitalizm, doğası gereği herşeyi metalaştırırken, edebiyatı da piyasaya düşürüyor.
Yediği, içtiği, duyduğu, konuştuğu, dinlediği, söylediği her şey plastik ve tek tip olmuş günümüz insanının yazdığı ve okuduğu da plastik ve tek tip olmaya mahkumdur en nihayetinde.. Bunda şaşacak ne var?
"Edebiyatın bir işlevi de muhalefet yapmak ve yanlışları dile getirmektir" diye düşünüyorsanız, muhalefetin de plastiğini böyle yapıyorlar işte.
Fréderic Beigbeder'in dediği gibi "özgür olmanın bile bir anlamının kalmadığı bir sistem" değil de nedir bu?