![]()
"Telaşlanmaya gerek yok! En sonunda saçmalamayı başaracaksın nasıl olsa.." dedim kendi kendime. O kadar zor bir iş olmasa gerek.
Hergün milyonlarca insan bir şekilde saçmalıyor. ÇOK İYİ saçmalayanları gazeteci veya televizyoncu yapıyorlar. Hatta bunlara 'büyük yazar' yok efendim 'en kral televizyon programcısı' falan gibi etiketler yapıştırıp ödül bile veriyorlar.
(Bu espriyi daha önce yapmıştım gibi bir his oluştu bende. Sonra gittim baktım, hakikaten de yapmışım. Ama nerede ve ne zaman olduğunu size söylemem!)
Ciddiye alınmak için yanıp tutuşanları fazla ciddiye almayın. Değmez! Genellikle en büyük zırvalar o tür insanların ağızlarından ve kalemlerinden çıkar.
Saçmaladığını bilerek yazıp çizen, "Doğrusunu anlatınca anlamıyorsunuz, bari eğrisini gösterelim de belki o zaman kafanız basar..." anafikrinden hareket ederek kitleye mesajlarını ileten kişilere ise 'mizahçı' diyoruz ki, bu dünyanın tuzu biberidir onlar. İyi ki varlar.
Komik olmak için olmadık şaklabanlıklar yapanları ise boşverin gitsin. Ciddi olmaya çalışırken komik durumlara düşen kişilerin sevimli bir yanı olur da, kendilerini komik sanan sevimsiz kişilerin varlıkları bile can sıkar.
(Yazının tam burasında, kendimi hangi kategoriye oturtmam gerektiğini düşündüm. Sonra da, illa bir yere oturmam gerekiyorsa televizyonun karşısındaki kanapenin en uygun yer olduğuna karar verdim.)
Üç beş arkadaş toplanmış nargile içiyorduk, muhabbet güzel. Kemal yandaki İtalyan turist grubunu kafalamaya çalışırken bizim Cemal'in bana hava atacağı tuttu: "Söyle bakalım, sen biliyor musun, 'müktesebat' nedir?" Şimdi soru mu bu yani? Benim arkadaşlarım da böyle adamlar işte.. Sitcom seyretmek yerine bizim adamlarla takılacaksın ve sonra Jerry Seinfeld'in pek de öyle komik olmadığını anlayacaksın. Ciddi konuşmak gerektiğinde absürd mizah yapan, espri yapması gerektiği zaman da antika fıkralar anlatan adamlar bunlar. (Fıkrayı anlatırkenki halleri fıkranın kendinden daha komik oluyor. Ama bunu onlara söyleyip işin zevkini kaçırmak yerine kafamı sallayıp dinlemeyi tercih ediyorum ben) Bir taraftan da hayli ürpertici bir sahne bu! Çünkü Attila İlhan'ın 'Sırtlan Payı' romanındaki o sahneye fena halde benziyor: Miralay Ferit, iki arkadaşıyla keyifli bir nargile sohbetindedir -ve uzun yıllar boyunca o iki arkadaşını hep o sahneyle hatırlayacak ve bazen onlara kızacaktır da... kendisinden önce ölüp onu bu dünyada yalnız bıraktıkları için... Ve o iki arkadaşından biri Kütahyalı Sadrettin'dir.
"Müktesebat kelimesi 'müktesep' sıfatından türetilmiş bir isim olup Türkçe'de anlamı 'kazanılmış, elde edilmiş' şeyler demektir. Arapça 'iktisap' kelimesiyle aynı kökten gelir. Sözcüğün İngilizcesi 'acquired', Fransızcası ise 'Acquis'. Söz gelişi Avrupa Birliği Müktesebatı vardır ki orijinal adı 'Acquis Europeen' (aki öropeen) İngilizce'de de aynen Fransızca okunuşuyla kullanılıyor. Avrupa Birliği, kendini Avrupa Topluluğu diye adlandırırken 'Toplululuk Müktesebatı' (Acquis communotaire) deniyordu buna. Bugünkü siyasal literatürde 'müktesebat', Avrupa Birliği'nin kendi hukuku içinde yürürlüğe soktuğu tüm uygulama ve düzenlemelerdir.." dedim. Yani bu kadar basit bir soruya muhatap olmak da bana biraz hakaret gibi geldi. "Bu soruyu bilemediği için adam beş yüz milyarı kaybetti lan!" diyor Cemal hayretle. Hah, al ben soruyu bildim, hani beş yüz milyar?
Huysuz ve ukala adamın tekiyim, kimseleri beğenmem. Üstelik yaşlandıkça durumum daha kötüye gidiyor. Peki ama niye telaşlanayım ki? Saçmalamayı başarıyorum nasıl olsa... |